Köşe Yazıları

Acımasızlığın Evrensel Tarihi / 01.06.1999
Bu çığırtkan başlıktan vazgeçip üç diyaloğu bir arada tutan ipi kesmek, kolyeden saçılan boncuklar gibi dağılmalarına izin vermek daha iyi olurdu belki. Ait oldukları yere, kaosun hüküm sürdüğü gerçekliğe geri göndermek...
(Ötekinin yaşamı, göçmenlerini aç bırakmayan, ama vatandaşlık tanımayan bir ülke gibidir.)


I. Diyalog: ’Davetsiz’ tanığı olduğum ilk konuşma, son Kurban Bayramı’nda, Beyoğlu’nda geçti. Kişiler 25 yaşlarında, takım elbiseli, önemli bir olaya hazırlanmış gibiydiler. Dikkatimi çeken, yüksek sesle, pervasızca yinelenen ’silah’ sözcüğü...
— Yani, işte, silahın yerini hemen söyleseydi!
— Boşu boşuna yıprattı kendini. İki ayak parmağına mal oldu ona.
— Adresleri de nasıl verdi, hepsini.
— Parmakları kırılmadan verseydi de bizi arife gecesi yormasaydı...


II. Diyalog: 1982 yılı, ilkbahar. Mekân: Kaymak tabakaya göre bir caddede, daha alçakgönüllü, ’orta sınıf’ bir büfe—kafe kırması. Kişiler: Lise üniformalı iki genç.
— Gerçekten konuştun mu babasıyla?
— Elbet konuştum. Neden konuşmayacakmışım ki!
— İyi cesaret!
— Gururumla oynadı benim. Aylarca telefonlara çıkmadı. O akşam da yüzüme kapadı. Hem ben gerçeği söyledim. ”Kızının adı kötüye çıktı. Sağda solda sürtüyor, önüne gelenle oluyor” dedim. Kendi iyiliği için...
— Kızla bir daha konuştun mu?
— Ne konuşacakmışım ki, peşinden koştuğum zaman konuşsaydı. Zaten daha dün çıkmış yoğun bakımdan.
— Babası ne yapmış?
— Nereden bileyim? Üzüldüm tabii biraz. Gerçekten ölmek isteseydi, ölürdü gerçi. ...... Erkeklik gururumla oynadı benim.


III. Diyalog: 1991 yazı, Paris’te bir gar. Kişiler: 20 yaşlarında, sarışın bir İngiliz kızı, sekreter ya da hemşire olabilir. Sürekli ağlıyor. Erkekse esmer, o da yabancı. Hep doğru ata oynayan birine benziyor.
K: Ne dememi istiyorsun? Yalan mı söyleyeyim? Sana âşıktım.
E: Çocuk gibi davranıyorsun. Bu işin bittiğini anla artık!
K: Ama seni seviyorum. Bir önemi yok mu bunun?
E: Her şeyi çok ciddiye aldın sen. Birlikte hoş vakit geçirdik, şimdi herkes kendi yoluna.
K: Gitmeyeceğim! O trene binmeyeceğim... Binemem!
E: Saçmalıyorsun. Biraz makul ol, lütfen. Herkes bize bakıyor.
(Göz göze geliyoruz. Bakışı kör ve çıplak.)
E: Gördün, değil mi? Kendini küçük düşürüyorsun.
K: Hiç anlamıyorum. (Artık yalnızca boşluğa konuşuyor, zaten onu yanıtlayan da boşluk.) Seni seviyorum. Az şey mi bu? Yani hepsi yalan mıydı? Buna mı inanayım? Hadi, söyle, yalandı de!
E: Artık dayanamıyorum. Ben gidiyorum.
K: Gidemezsin! Nasıl beni bırakırsın?.. Dur bir dakika!
E: (İnatçı, sarsılmaz, dışa kapalı kabuğu içinde bekliyor.) Evet?


Kızın gözleri iyice boş bakıyor artık. Uçsuz bucaksız bir rüyadan uyanmış gibi, serap görmek için seçtiği çöle bakıyor.
Sessizlik... Söylemek istediği her neyse, gırtlağına takılıp kalıyor, bir kasılmaya dönüşüyor. Adam kızın kollarından kolayca sıyrılıyor, ufuktaki bir meydan savaşına gidercesine çıkışa yürüyor. Önünü kesecek hiçbir şey yok bu dünyada.
Kız aniden kamburlaşmışçasına, belki bir saat daha kımıltısız kalıyor. Tutkusunun, kırılgan bir çiçek gibi kuruyup büzülüşünü izliyorum. Hiçbir işe yaramayan gözyaşları buharlaşıyor, binlerce başka gözyaşına karışıyor. Ağır ağır kalkıyor, sendeliyor, istasyona, onu ilk kez görüyormuş gibi bakıyor.
Yavaşça perona doğru yürüyecek, önünde uzayan sayısız tren yoluna, sayısız çöle doğru... Gözleri görme yetisini yitirip bir başka yeti kazanmış gibi... Çarmıhtan henüz inmiş gibi... Geride çivili bırakılanın ne olduğunu kimse anlamayacak.


(Radikal Gazetesi — 1 Haziran 1999)


 

Haberler Biyografi Kitaplar Fotoğraflar Röportajlar Köşe Yazıları   İletişim Ana Sayfa
Design by medyanomi