Köşe Yazıları

Gerçek, erdem, yaşam, vb. / 17.08.1999
Uzun bir aradan, art arda hastalıklardan sonra yazmaya dönmek... Özlemişim. Bazen, insanın içi söylemek istedikleriyle dolar taşar; hani şöyle bir dokunsan, saatlerce, daldan dala atlayarak, sızlanarak, kendi kendine gülerek konuşacaktır. Yalnızlık mı, sabuklama mı, keskin bir alay mı, ani bir aydınlanma mı olduğu çıkarılamayan bir konuşma... Ancak yazmaya gelince, bilincinin daralıp kuruduğunu, tek bir anlamlı cümle, kendi kulaklarında
’gerçek’ tınısı yaratan bir cümle kuramayacağından korkar. Benliğinin dokusu gevşemiştir, ellerini nereye koyacağını bilemediği gibi virgülleri, noktaları koyamaz. Hayatınızdaki her şeyin, biraz boş bulunsanız kayıp gideceğini sezdiğiniz anları bilirsiniz (Bilir misiniz?); ya da aslında dünya bir anlığına boş bulunsa, arka kapıdan sıvışacak olan sizsinizdir. (Kim olduğunu düşünmek zorunda kalmayanlar ya hep kazananlardır ya da gerçek vurdumduymazlar...)

***

Belki hastalığa özgü bir ruh hali, son günleri uzaktan izleyerek geçirdim. Ne tahkimle ilgilendim, ne de başka önemli meselelerle. Hangi sıfatların, hangi isimlerin önüne takıldığı dikkatimi çekti sözgelimi, hangi seslerin alçalıp yükseldiği, hangi gerçeğin küstahlıkla ters yüz edildiği... Nesneler, olgular,
pul pul dökülen yalanlar, şatafatlı bahaneler, şişirilmiş egolar, kirli yüzlerde tutmayan makyajlar...
Kısacası gündemi izlemedim. Gökcisimlerinin devinimlerine bu ani ilgiyi de kavrayamadığımdan, güneş tutulmasını bile kaçırdım. Ancak (gazetelerden) çıkardığım kadarıyla, ülkemizin son yıllarda gerçekleştirdiği atılımın doğal sonucuydu bu. Yani, güneşin binyılın son tutulmasında, ülkemiz
üzerinde tutulması en doğal hakkımızdı. Başka bir çağda, Medlere ve Lidyalılara barış getiren tutulma, kısıtlı sayıda da olsa turisti esirgememişti bizden.
Yüzünü Batı’ya, sırtını Doğu’ya (güneşe ve savaşa) dönmüş İstanbul’da kısılıp kaldım. Sıcak, kentin iliklerine işliyor sanki. Gazeteler, kanlı haberler ve alımlı kadın fotoğraflarıyla dolu. Her yerde ve her biçimde, yeni yaşama önerileri sunuluyor mülk sahipleri dünyasına. İstenmeyi hak eden her şeyi elinin altında bulmak isteyenlerin dünyası... İşkencecilerin de çoluk çocuğu olduğu söyleniyor (doğrudur). Yürekleri oyulup samanla doldurulan bizler, Medine’nin öyküsünü unutuyoruz. (Medine Öncel: Diyarbakır’da, polis baskınında 7. kattan atladı. Daha önce işkence görmüştü. Son çığlığı, ”Baba, beni bunlara bırakma!” oldu.
22 yaşındaydı.) ”Bu sonu gelmez tekme tokat yağmurunu sona erdirmek için ne kadar çok erdem gerekeceğini hayal edebiliyor musun?” Oysa, tek tutkunun sahip olma tutkusu, tek özgürlüğün
tüketme özgürlüğü sanıldığı bir dünyada, ’erdem’ uslu bir boyun eğiş, süregiden her şeyin onayı olarak sunulmaz mı?

* * *

Gerçekle ilişkimiz, bizden istendiği gibiyse, yani geçiştirmek, gözlerini kaçırmak üzerine kuruluysa, bize biçilen rolü uysallık ve vakarla oynuyorsak... ’Yeter!’ çığlığını sürekli erteliyorsak, dilimizin ucuna gelen küfürler ve kahka—halar gibi... Gerçeklik karşısında dilimiz tutulmuş, ansızın daha iyi bir dünyaya
fırlatılmaktan başka bir şey düşleyemiyorsak... ’Acı’ bile denemeyecek bir sızıyla —belki özgürlük sızısı— sırtüstü serilip kalmışsak... Belki de ayağa kalkabilmek için acıyı sırtlamak, mutluluğu hırçınca
savunmak gerekiyor. Ilımlının, rutinin, aklıselimin tatlı dilli çağrısına başkaldırmak...

* * *

Son paragrafı, günebakanların Kuzguncuk sahilinden denizin yaşlı yüreğine bırakıldığı, Can Yücel’i anma toplantısında yazdım. Bir dost, hayat kurtarıcı cümleyi söyledi: ”Niye başın öne eğik? Bence
sana bugünlerde Can Yücel’in kitapları lazım!” ”Ne kadar yalansız yaşarsak, o kadar iyi” diyordu şairin sesi. Bir şairden beklenen sözcüklerinin arkasında durmasıdır, üstelik artlarına saklanmadan... Ama sözcüklerinin de şairin arkasında durması, onun peşi sıra yollarına devam etmesi bambaşka
bir şey. Başkalarının yaşamlarında kendi yollarına devam etmeleri...
Son söz: En korkunç yalan, yansımasını ötekinin gözlerinde gördüğümüz yalandır. İşte bu cehennemden kaçmalı. Koşmalı. Yalınayak, cebindeki paraların, kimliklerin, anahtarların ağırlığından kurtulmuş, günebakanlara, denize, yaşama doğru...


(Radikal Gazetesi — 17 Ağustos 1999)




 

Haberler Biyografi Kitaplar Fotoğraflar Röportajlar Köşe Yazıları   İletişim Ana Sayfa
Design by medyanomi