Köşe Yazıları

Soğumuş iki fincan / 08.05.2010
Kimdir ‘öteki’! Bizden olmayan ama ‘biz’i tanımlayabilmek için gereksindiğimizdir. Kendisinden başka her şeyi göstermesini beklediğimiz aynadır bazen de.
10 küsur yıl önce, ilk köşe yazıma böyle başlamıştım. Her köşenin bir adı olmalıydı, yanımda, en yakınımda hissettiğim sözcüğü apar topar köşeme verdim: ‘Ötekiler’. Artık epeyce eskimiş, tüketilmiş ‘öteki’ tanımlarından, bütün kavramlar gibi kalemimi defalarca tökezleten ‘öteki’ kavramından çok, Dostoyevski’nin romanını anmış, çoğul takısıyla da bu adı yumuşatabileceğimi ummuştum. ‘Biz’e gelince...
O başkalarının sözcüğüydü.
Bir tomar saman kâğıdı ve tükenmez kalemler... Terli avuçlarımda sımsıkı tuttuğum kalemler. Uçsuz bucaksız, çorak kâğıtlar. Bomboş, birbirine yaslanmış, bekleyen... Soğumuş iki fincan kuşatıyor yalnızlığımı ve ağzına dek dolu küllükler. Sanki burada, hayatın kıyısında durmuş, beni kendimden dışarı çıkaracak çağrıyı bekliyorum. İnsana dair bir hikâyeyi —ya da hakikatı— anlatacak sesi bekliyorum. Önünden geçip gidecek birini bekleyen bir ayna gibi. Duvarlarla çevrilmiş, kâğıtlarla, imgelerle, sessizlikle, sanki on yıllardır bekliyorum. Kuru, çıplak, kırılgan sözcükler... Art arda dizilen, birbirine yaslanan, birbirini yankılayan... Suskunluğa doğru koşan. Telve gibi soğumuş, acılaşmış, tel tel olmuş duygularım.
‘İnsan yüreği bir aynadır’ derlerdi eskiden.
Sonsuza dek tutmak isteyeceği görüntüyü arayan bir ayna. Taşla yaşıt.
İlk yazımı, o güne dek hiç düşünmediğim bir konuda yazmıştım: Sevgililer Günü. Daha doğrusu, o güne dair bir öykücükle bitirmiştim. Çok uzun zaman sonra, tropik bir ülkeden, bir kış sabahı, üzerinde deri ceket, elinde bir Kızılderili yağmur çubuğuyla ana kentine dönen birinin gözünden anlatılıyordu İstanbul, 90’lı yılların İstanbul’u. (Anlatıcı—benin yazarın kendisi olduğu sonucunu çıkarmıştı okur ve bu kez haklıydı!) Karla kaplı kent, giderek derinleşen, cüretkârlaşan, sahiplenen bir bakışın altında, sanki ilk kez maskelerinden soyunuyordu. Sokaklar, meydanlar, tıklım tıkış otobüsler. Gri, uçsuz bucaksız bir ova. Kime olduğu çıkarılamayan bir sitemle dolu insan yüzleri. Artık dev alışveriş merkezlerimiz, cep telefonlarımız vardı, gökdelenlerin, televizyon kanallarının ve sokak çocuklarının sayısı artmıştı. Televizyon ekranlarında her gece coplar birilerinin (ötekilerin) kafasına iniyor, dövülerek öldürülenlerin yüzü kentin imgelerine karışıyordu. Havada asılı şiddet, ilişkileri biçimlendiriyor, sözcüklere sızıyor, bellekte de canlanıyordu. (Artık benim bile anımsamadığım yazının başlığı ‘Herkes herkesin polisi’ idi.)
Tomar tomar kâğıtlara, tükenmez kalemlere, eskimiş, tüketilmiş, kullanıla kullanıla yorgun düşmüş sözcüklere bel bağlamak. Gaddarlığın önünde diz çöken, göz yuman, alttan alan bu dünyayla yüzleşmeyi, yüzleştirmeyi denemek. İnsan yüreğini (gösterişli ama tehli bir tamlama) sarmalayan buzulları kırabileceğini ummak. Kendi ‘ben’inle, benindeki ‘öteki’yle konuşmak. Sözcüklerin yalnızca adlandırdığını, adlandırırken içi boş birer kabuğa,
birer maskeye dönüştüğünü bile bile...
Hiçbir metaforun bir ölüyü diriltemeyeceğini bile bile, ‘h’leri, ‘a’ları, ‘t’leri bir araya getirip ‘hayat’ diye yazmak. İçine kendi soluğunu üflemek.
Gene buradayım, duvarlarla, pencerelerle, harflerle, simgelerle çevrelenmiş. Yeryüzünün kıyılarında, kendi yerime, kendi yazgıma çivilenmiş, bekliyorum. Sonuna dek gerili bir tel gibi uzanmışım büyük, beyaz, boş bir kâğıdın bir ucundan diğerine... Dik açılarla birleşen çizgilerle yuvarlaklar arasında, binlerce geçmiş, binlerce hikâye, binlerce ses arasında... Kendi sesini arayan binlerce acı arasında. Ama insan nedir ki bir aynadan ve bir yankıdan başka? Soğumuş iki fincan kuşatıyor suskunluğumu ve ağzına dek dolu küllükler. Bir tomar kâğıt daha, tükenmez kalemler, bu kez, on küsur yıl sonra, bir okuma gözlüğüyle bir boyunluk.
Sabah olmuş bile. Kent ve ben, bir çatı katı penceresinin ardından birbirimize bakıyoruz, belli belirsiz, gelip geçici bir şey gördüğümüz.


 

Haberler Biyografi Kitaplar Fotoğraflar Röportajlar Köşe Yazıları   İletişim Ana Sayfa
Design by medyanomi