Röportajlar

 

  Konuşsalar belki melek ölmeyecek. / Meral ÇİÇEK / 17.04.2008
  Diyarbakır Sanat Merkezi’nin de kurucuları arasında yer alan Erdoğan, Kürdistan Öğrenciler Birliği (YXK) tarafından düzenlenen Hüseyin Çelebi Şiir ve Öykü Etkinliği’nin 15’incisinde Türkçe öykü dalında seçici kurulda yer aldı. Ödül törenine katılamadığı için YXK’nin düzenlediği okuma akşamı ve söyleşide okurlarıyla buluşan Erdoğan, “Türkiye’de neler olup bittiği konusunda az çok bir şeyler bildiğimi sanıyordum. Bilmediğim pek çok şey varmış” diyor. Aslı Erdoğan ile jürilik deneyimini, siyasi tutsakları ve ‘seslenme’de edebiyatın önemini konuştuk.


15’inci Hüseyin Çelebi Şiir ve Öykü Etkinliği’nin seçici kurulunda yer aldınız. Böyle bir etkinlikte jüri olmak nasıl bir deneyim oldu?

Hikayeler kadar, hikayelerin yazarlarının hayat hikayesi de bana birçok şey söylüyordu. Söz gelimi, hikayelerden birinin yazarı hikayesi jüriye ulaşmadan vefat etmiş. Bunlar tabii çok ağır ve etkileyici. Bu biyografiyi okuduktan sonra hikayeye sırf bir edebiyat yarışmasına gönderilmiş bir hikaye gözüyle bakamıyorsunuz. Edebi değeri şöyle veya böyle diye değerlendirmek neredeyse mümkün değil. Olabildiğince bunu yapmaya, objektif olmaya çalıştım. Mesela yazılan öykü edebi açıdan çok da muhteşem bir hikaye olmayabilir, ama arkadaki insan hikayesi o kadar ağır ki. Orada yaşanan aşk, o kadının ölmüş olması, yazarın da ölmüş olması, çok genç insanlar... Herhangi bir edebiyat etkinliğinde jürilik yapmak gibi değildi. Bu etkinlikte jüri olmak çok daha ağırdı. Edebiyat dışında başka bir ağırlık taşıyordu bu hayatlar. Hikayelerin yüzde 70’i cezaevlerinden gelmişti. Öyküler el yazısıyla, kimisi hatta okunamayacak kadar kötü bir yazıyla yazılmıştı. Sayfalar birbirine geçmiş. Bir de “görülmüştür, görülmüştür, görülmüştür” damgası. Kısacık biyografilere baktığımda ise... Ben 40 yaşındayım. O hikayeleri yazanların çoğu benden bir 10 yaş gençti. Çoğunda fark ettiğim, 90’lı yılların ortasından beri cezaevinde oldukları. İstisnai durumlar var. Benim kuşağım diyebileceğim kimisi yatıp çıkmıştı. 1980’lerde yatanlar da vardı. Ama cezaevinden gelen eserlerin çoğu 10 küsür yıldır içeride olan insanlar. Çok genç yaşta tutuklanmışlar. Kimisinin nerede kaldığını biliyorum; yazıyordu. Kimisinin yazmıyordu. Çok ciddi bir kuşağın kıyımından sözedebiliriz bence. Türkiye’ye baktığımda gördüklerim karşısında “Ne oldu bu ülkede” diye içimden geçiriyorum. 1995 yılında bu kadar genç insan cezaevine atıldı. 10 yıldır oradalar. 10 yıl sonra gene bu yarışma düzenlendiğinde belki de hala orada olacaklar. Korkunç ağır bir trajedi.

Son öyküyü de okuduktan sonra ne düşündünüz?

Edebi kıstastan çok, beni en ağır, en derinden etkileyen, bu eserlerin çizdiği toplumsal panoramaydı. Köşe yazarlığı yaptım, Diyarbakır’da çalıştım. Türkiye’de neler olup bittiği konusunda az çok bir şeyler bildiğimi sanıyordum. Bilmediğim pek çok şey varmış. Korkunç bir trajedi yaşanmış ve yaşanıyor. Ben bile bunu bilmiyordum ve bunun açığa çıkarılması gerektiğini düşünüyorum. Şu benim gördüğüm manzara —bir —iki cümleyle özetleyemem — ama ben şu hikayelere şöyle toptan, şu mesafeden baktığımda ne gördüysem, Türkiye’de pek çok kişi bu manzarayı görmedi. Ve bence görmeleri gerek. Cezaevinde yatanların seslerini duyurmaları gerek. Bu Türkiye’de çok, çok önemli bir gerçek.

Tamamen öğrenciler tarafından organize edilen bu edebiyat etkinliğini nasıl buldunuz?

Bence çok büyük bir başarı. Öğrencilerin çok başarılı olduğu alan, o hikayeleri öncelikle toplayabilmiş olmaları. Mesela F—Tip’lerinde birtakım edebiyat çalışmalarına katıldım, şu an yine izin almaya çalışıyorum. Örneğin orada tanıştığım PKK davasından yatan üç kişi bana yazdıklarını söylemediler. İlk odaya girdiğimde bayağı da mesafeliydiler, gerçi buz sonra bir saatte kırıldı. O üç kişiden ikisinin öyküsüne rastladım. Ama cezaevindeki etkinlikte bana bunu söylememişlerdi. Ben onlardan bir öykü istesem, alamazdım. Ama öğrenciler almışlar. Doğu’da cezaevinde kalan ve mektuplaştığım iki kişi daha var. Aynı koğuşta yatıyorlar. Yazdıklarını söylemediler, ama onların da öykülerine rastladım. Ama ben de sonra öykülerini okuduğumu söylemedim, kıyak da geçmedim. Demek istediğim, jürilik yaparken tanıdığım dört kişinin öyküsüne rastladım. Dördü de bana hikaye yazdıklarını söylememişti. Bu kadar gizli bir yerlerde dönen bir şey. Yoksa kitap yayınlamak isteyen biri, hevesli biri olsa her yazara ‘al, bak, oku’ der. Hayır, öykülerdeki ses çok gerçek bir ses. O bakımdan çok büyük bir başarı. Daha önce de denendi. Mesela Cezaevi Hikayeleri Antolojisi’ni çıkarma yönünde bir çalışma vardı, ama pek o kadar ses gelmedi. Ama öğrencilere geldi. Bu çok önemli ve ilk adım bu; bu adımı atabilmek.

Etkinliğe gönderilen öykülere ilişkin bir öneriniz de vardı...

Ben hikayelerin kitaplaştırılmasından yanayım. Bunun kolay bir iş olmadığını biliyorum. Çünkü kitaplaştırma aşamasına gittin mi, artık işin içine kültür endüstrisi girecek, para girecek, şu girecek, bu girecek. Ve o güzelliği, o naifliği bozulacak. Ama herşeye karşın bu risk göze alınmalı diye düşünüyorum. Hepsi yayınlanamaz, mutlaka eleme yapılmalı maalesef. Ama ilk etapta hikayeler yazarların biyografileri ile birlikte böyle bir seçmenin çok iyi olacağını düşünüyorum. Hatta mesela onlar Türkçe yazılmıştı, ama Türkçe—Kürtçe baskı da düşünülebilir. Almanca da olabilir.

O öykülerin büyük kısmı siyasi tutsaklar tarafından kaleme alınmıştı. Siyasi tutsakların varlığı Türkiye’de hem toplum hem de edebiyat tarafından ne kadar hissediliyor?

Bu insanlar sanki toplumsal hafızadan silindi gibi. 1990’lı yıllarda sanki böyle şeyler yaşanmadı, bu insanlar hapislere atılmadı gibi bir ortam var. Gerçi sırf 1990’lı yıllar da değil; mesela 2000 yılında yaşanan operasyon ve sonrası açlık grevleri var. Onlar da bir şekilde toplumsal bellekten silindiler. Sanki bunlar hiç olmadı, hiç yaşanmamış gibi. Tek tük bir—iki kitap çıkıyor, ama... Cezaevi zaten sanki Türkiye’ye özgü bir durum değil herhalde. Unutmak, unutulmak için kapatılan insanlar topluluğudur. Hani, toplumun gözünden uzak olsun ‘zararlı unsurlar’. Türkiye’de şöyle bir gerçek var ve çok büyük oranda politik suçlu var içeride, cezaevinde. Ve bunlara uygulanan çok daha ağır baskılar da var. Benim köşe yazarlığı yaptığım dönemde de en çok mektup cezaevlerinden gelirdi. Sesini duyurmak için gerçekten çalışan ciddi bir kesim var, ama önlerinde bir o kadar da engel var. Ne yapılırsa yapılsın, bu insanların sesi sanki duyulmuyor gibi. Dünya tarihinin herhalde en büyük açlık grevi Türkiye’de yapıldı. Ha, DHKP—C onaylı filan değil. Grevin de o şekilde yapılmasına daha mesafeliyim şu an, örgütün üyelerini zorlamasına karşıyım açıkçası, ama sonuçta Türkiye cezaevlerinde dünya tarihinin en büyük cezaevi açlık grevi, ölüm orucu yapıldı mı? Yapıldı. 100’ün üstünde insan öldü mü? Öldü. Eh, nerede? Bunun hikayesi yazıldı mı, yapıldı mı, çizildi mi? Kimse bunu konuşuyor mu bugün? Hayır! Kimse konuşmadı, bir şey yapmadı. Tamamen unutuldu. Hani, o insanların belleği açlıkla silindiği gibi, bizim de böyle bir şeyimiz var.

‘Seslenmek’ için edebiyatın nasıl bir önemi var? Türkiye’de edebiyat ‘seslenmek’ için hangi düzeyde işletiliyor?

Türkiye’de edebiyat elimizde kalan tek şey gibi. Ancak o toplumsal ihtiyacın karşılandığını sanmıyorum. Maalesef, karşılanmıyor. ‘Edebiyata bu kadar inanmıyorsan, ne edebiyatı yapıyorsun’ diye sorulabilir. Ama edebiyat doğası gereği zaten çok ağır, zahmetli bir uğraştır. Basına kıyasla çok daha az insana seslenir. Ama seslendiği yerle de gerçek bir sesle konuşur. Çığlık atılacaksa, bunu edebiyat veya sanat yapabilir. Ama basın yapamaz. Sadece olayları aktüel boyutuyla bilmek yetmez. Müebbet hapisi mi anlatacağım? Bir romanda veya bir hikaye, hatta belki de bir şarkıyla anlatabilirim. A. müebbete mahkum oldu demek. Yani bu insanların orada cezaevinde olduğunu bilmek. Bu insanların bir de kendi seslerini duyurmak var, ki edebiyat bu açıdan çok önemli.

Peki edebiyatta yaşanılanı yaşamadan anlatmak ne kadar sahici olabilir?

‘Kırmızı Pelerinli Kent’ isimli romanımdaki kadın, içinde yaşadığı topluma yabancı bir kadındır. Ve orada yaşanan şiddete bir şekilde tanıklık yapmaktadır. Yazı için böyle bir misyon verilebilir mi? Yani ben dış dünyanın şiddetinin bir tanığı olabilir miyim? Yazarak bir şeyler değiştirebilir miyim? ‘Kırmızı Pelerinli Kent’te verilen cevap aslında olumsuzdur. Mesela kitapta açlıktan kendi kusmuğunu yemeye çalışan ve ölen bir adam var. Kitaptaki kadın ‘ben bu adamı anlatamam’ der. O kadar ciddi bir pesimizm var aslında. ‘Yazarak ben açlığı anlatamam, çünkü ben o açlığı yaşamadım, yeterince aç kalmadım’ der. Ve edebiyatçının bu tür sorularla boğuşması gerektiğini hakikaten düşünüyorum.

Bir yandan da köşe yazarlığım var. Mesela tecavüze uğrayan bir kadını anlatmak gibi; kendi uğradığım tecavüzü onun için anlatmak. Ya da onun yaşadığı işkenceleri, onun yaşadığı açlık grevlerini anlatma çabam var. Bu ne ölçüde mümkün? Uç deneyimleri anlatmak ne kadar mümkün? İnsanların büyük bir bölümü çok büyük acılar yaşamakta; işkence, tecavüz, savaş... Onların hepsi biraraya geldiğiinde en uç acı ortaya çıkar. Bunları anlatmak mümkün mü? Ya da nasıl bir dille? Gerçekten yaşamak mı gerekir bunları?

Şiddet kitaplarınızda belirgin bir tema mı?

Tartışmasız bir şekilde evet!

Neden?

Bunun çeşitli düzeylerde cevabı var. Birincisi; dünyaya baktığımda şiddet görüyorum. O şiddet orada da, ama aynı zamanda benim içimde de olduğu için. Benim de hayatım o kadar korunaklı bir hayat olmadığı için. Mutlaka kendi psikolojik yapımdan dolayı bu şiddeti gördüğüme eminim. Ama objektif olarak o şiddet orada mı? Evet. Ben bunu görmeyebilirdim. Ama görüyorum. Maalesef, sadece bunu görüyorum. Pek çok şeyle bağı var; kendi çocukluğumla, Türkiye’den gelmemle, Türkiye’de yaşamamla. Hem toplumsal boyutu var, hem kişisel boyutu. Ama o şiddet orada mı? Orada. Yalan değil. İşkence yok mu yeryüzünde? Var. Ben anlatmasam da var. Ama ben niye anlatıyorum? Bunun cevabı mutlaka benim kendi kişisel hayatımda.

Son olarak şu an üzerinde çalıştığınız projeler hakkında bilgi verebilir misiniz?

Aslında bir hikaye kitabı bitiriyorum. Yıllar önce ödül almış bir hikayem var, ‘Tahta Kuşlar’ diye. Bu hikayeyi hala kitaplaştıramadım. (Gülerek) Kitaplaştırmayı savunuyorum, ama kendi hikayelerimde de bir o kadar dağınığım. Cezaevi temalı bir kitap olacaktı. ‘Mahpus’ diye bir hikaye yazdım. Altı kadın var, bunların ikisi işkence görmüştür. ‘Taş Bina’ diye uzun bir hikaye var. Bilmiyorum, belki çok cürretkar bir hikaye oldu, ama 40 sayfaya yakın sadece işkenceyi anlatıyorum. Ama bu sefer tam içindeyim, okur olarak işkencenin yapıldığı binanın içindeyiz. Ama tek bir işkence anı yok. Sadece beklemek ve sonrası, ele vermek ve parçalanmak. Anlatış tek bir kişi değil. Bir hırsız çocuk var, kardeşini ele vermesi isteniyor. Bir kadın var. Herşeyi bilen ve dayak yerken bile gülen deli bir adam var. Belki de bu deli adam hırsız çocuğun geleceğidir aynı zamanda, bunu bilmiyoruz. Ve hepsinin kapatıldığı ve bekletildiği bir yer, bir labirent var. Sonra bir tanesi labirentin dibeğine varır, camda kendi imgesini görür. Ardından camı açar ve atlar. Yani biri intihar etti gece bitmeden. Ama kim öldü, kim kaldı, kim kimi ele verdi, o belirsiz. İşkence edilen birinin konuştuğunu, birinin de intihar ettiğini biliyoruz. Bir söylenti dolanır, herkes bir şey anlatır, bir melek var. Hepsi hücrede beklerken bir melek görmüştür. Ama meleği tam betimleyemezler, çünkü herkes sadece bir yanını görmüştür. Meleği betimleyebilmeleri için hepsinin biraraya gelmesi lazım. Ama asla biraraya gelemeyecekler. Gece biter, ertesi sabah olur. Hepsi binadan çıkarlar ve zıt yönlere dağılırlar. Bir saniye bile birbirlerinin gözlerine bakamazlar. Halbuki baksalar ve konuşsalar, melek belki ölmeyecek. Ama melek işkencede ölür...



YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

 

Haberler Biyografi Kitaplar Fotoğraflar Röportajlar Köşe Yazıları   İletişim Ana Sayfa
Design by medyanomi