Röportajlar

 

  Roman yazmak kolay, zor olan anlamlı bir cümle.. / Çiğdem SU / / 22.07.2005
  Aslı Erdoğan beş yıl sonra yeni bir kitapla okurlarının kaşısında. Erdoğan’a göre bir yazar için en zor şey “insana ömür boyu eşlik edecek tek bir cümle kurmak, tek bir imge bulmak”.

Aslı Erdoğan, İş Kültür Yayınları’ndan çıkan “Hayatın Sessizliğinde” adlı “şiirsel düzyazı” metinlerle okuyucularının karşısında. Eski Mısır şiiri, Hindu metinleri, meseller ve Kitab—ı Mukaddes’ten yapılan alıntılar eşlik etmiş Hayatın Sessizliğinde’de yazara. Kitap, ”Sağ kalmaya, canlı kalmaya uzun, acılı, tökezlemelerle dolu bir övgü...” Aslı Erdoğan’la, yeni kitabı, yaşama ve edebiyata bakışını konuştuk.

2000 yılında yayımlanan Bir Yolculuk Ne Zaman Biter’den bu yana uzun, kitapsız bir dönem geçirdiniz. Bunca kitabın basıldığı bir dönemde tekrar yazmanız niye bu kadar uzun sürdü?

Bir ölçüde kayıp bir kitaptır o, garip bir sessizlikle karşılanan bir kitap. Aradan geçen uzun zamana gelince; yazmadığım bir dönem değildi, hem kendi içsel nedenlerimden, hem de dış koşullardan dolayı yazdıklarımı tamamlayamadığım, bütünleyemediğim yani kitaplaştıramadığım bir dönemdi. Dış koşulları özetlemek kolay; motivasyonumu yitirdim. Kimsenin okumadığı bir kitap çıkartmak adına bu cangıla yeniden atlamak, sebepsiz bir öfkenin nesnesi olmak... Ama dış koşullar, yazıyla kurduğum ilişkide cüzi kaldılar, incitici ama eninde sonunda önemsiz ayrıntılar. Yazmanın kendisinin getirdiği sorular ya da yazarak boğuştuğun sorular, çok daha gerçek ve ıstıraplıydı. Kırmızı Pelerinli Kent’te gidebildiğim kadar uç noktalara gitmiş, yazı ve ölüm ilişkisini, Orpheus mitini yeniden yorumlayarak korumaya çalışmıştım. Orpheus’un arkasına döndüğünde gördüğü, müziğinin kaynağı ve sırrı, kendi ölümüydü, daha doğrusu ölümlülüğü. Müziğiyle hiç kimseyi ’Ölüler Ülkesi’nden geri getiremeyeceğini, yalnızca kendisini oraya çağıracağını gören bir Orpheus’un susması tutarlı değil mi? Ancak şimdi, aynı yolu, gerisin geriye, hayata doğru izlemenin vakti geldi. Bu da bir günden ötekine olacak bir şey değilmiş.

Hayatın Sessizliğinde, kitaplaştırılmadan önce çeşitli dillerde yayımlanmış, sergilenmiş, fotoğraflanmış ve dans tiyatrosuna dönüşmüş. Kitaptaki ’Hayatın Sessizliğinde’ başlıklı metin ise Serra Yılmaz tarafından Piccolo’da canlandırılmış. Tüm bunlar nasıl bir deneyim oldu sizin için?

Bu metinlerin bazıları sergilenmek için yazıldı. Biri, bir sanatçıyla aynı tema üzerine ortak çalışmamız, bir diğeri yazıldıktan kısa bir süre sonra fotoğraflandı. Kitaba adını veren metni yazarken, bir eksikliğin, çevresinde dönüp durduğum boşluğun farkındaydım: Sözcüklerin kapatamadığı uçurumun. Sanırım bu sezgi beni tiyatroya, özellikle Serra Yılmaz’a götürdü, ancak son metne vardığımda, bu soruyu formüle edebildim: İnsan hangi sesleri duyar? Kitap boyunca duyduğum ve izlediğim sesler hem benimdi, hem de değildi çünkü. Belki de bu son adımı atabilmek için, başta Serra’nınki olmak üzere bütün diğer sesleri duymam gerekiyordu.

”Bir ölünün geçmesi gereken yetmiş kapı vardır’ der Eski Mısır” diyorsunuz. Roman, öykü, köşe yazarlığı ve şiirsel düzyazı... Bir yazarın geçmesi gereken kaç kapı var?

Eski Mısır’daki o cümle çok anlamlı, çünkü ölümün nereye varacağı büyük bir gizem. Sonsuzluk mu yoksa mutlak ölüm mü? Kırmızı Pelerinli Kent bağlamında cevap verirsem, orada yazıyı yine öyle bir yolculuğa benzetmiştim. Sanki hem ölümsüzlüğe doğru gidiyorsun hem de mutlak bir ölüme. Hem kendinden uzaklaşıyorsun, hem de nereye gidersen git kendine varıyorsun. Bir yazarın da yaptığı yolculuk hep bu çember aslında. Kendinden ne kadar uzaklaşırsan gene dönüp dolaşıp varacağın yer kendin. Anonim bir öyküye ne kadar dalarsan kendi sesini duyuyorsun ya da kendi sesinin ne kadar diplerine inersen vardığın yer tam bir anonimlik herkes gibi konuşmaya, herkesi konuşmaya başlıyorsun artık. Ben, kendi hikayemizi yazarak ya da ’anlatarak’ bireysel ölümümüze doğru bir kapıdan geçtiğimize inanırım, belki de bunu sayıyla ifade etmek Eski Mısır’ın yeteneğiydi ben yapamayacağım, ama sonsuz sayıda kapı ya da tek bir kapı...

Peki roman ve öyküde kurguya nasıl bakıyorsunuz? Şiirsel düzyazı ile kurmacadan uzaklaşmış olmuyor musunuz biraz?

Sonbaharda çıkarmayı hedeflediğim kitap —ki aslında epeyce geç kaldığım, ayak sürüdüğüm bir kitap— öykülerden oluşuyor. Klasik öykü kalıpları içinde kalan, yalın, Çehov tarzı öyküler. Ama öncelikle bu sesi sonuna dek izlemem, sözcüklerin sallandığı boşlukla yüzleşmem gerekiyordu, edebiyatın maskelerini yeniden takabilmek için. Ben kurmacayı, kurgu ne denli karışık olursa olsun, nispeten kolay buluyorum. İyi bir roman okuru, yeterince emek verirse, bir roman yazabilir. Ama hayat hakkında anlamlı bir şey söylemek, insana ömür boyu eşlik edecek tek bir cümle kurmak, tek bir imge bulmak, işte bu zor; çerçevesi ister öykü olsun, ister şiir. Zor ve bir bedeli var. Üstelik bu, hayatla ödenen bir bedel.

Kitabınızda kullanılan taş, çatlak, kabuk metaforlarının yanı sıra sıklıkla kullandığınız bir imge de, yaşamla sizin aranızda, adeta sizi ’yaşamdan’ koruyan ’pencere’ imgesi. Ne ifade ediyor bu imge?

Evet, kitabın belirleyici imgelerinden biri, pencerenin ardında duran, kente, geceye, dünyaya bakan kadın imgesi, ki gördüğü her şeyin üzerine kendi yüzünün yarım yamalak, lekeli yansıması vurur. Boş, beyaz kâğıtların başına oturan da aynı kadındır. Kendi imgemden, benliğimden, geçmişimden bağımsız, bütünüyle nesnel bir bakışa sahip olamayacağımın itirafı bu, hem de, kendimi tanımlamak istediğimde, bir sünger gibi dünyayı emdiğimin... Kitabın ana karşıtlıklarından biri ’ben’ ve ’dünya’ karşıtlığı, iç içe akan, dönüşen, birbirimizin sesiyle konuşan ’ben’ ve ’dünya’...

Lire dergisi sizi ’Geleceğin 50 Yazarı’ arasında gösterdi...

Ben, yazmakla yazarlığı iyice birbirinden ayırdım artık, bu ikisinin birbirinden çaldığına inanmaya başladım. Yazarlık mesleği adına yaptığınız, yapmak zorunda kaldığınız pek çok şey, iç sesinizi ya da sessizliğinizi, ’tanrının size seslenirken kullandığı adı’ elinizden alıyor sanki. Elbet hepimiz biliyoruz: Kültür endüstrisini, yayınevine dosyayı teslim ettikten sonra, geçmemiz gereken iktidar ilişkileri, ağını ve özellikle ülkemizde bu mekânizmanın ne kadar hoyrat, adaletsiz, düzeysiz olduğunu... Yazarlık adına yaptığınız her şey, yazıyı besleyen o damarı kurutuyor. Ama bence en kötüsü, ’ben iyi bir yazarım’ hatta ’ben bir yazarım’ diye ortalıklarda dolanmak; bu korunaklı, ama geçici kimliğin dünyayla aranızda bir mezartaşı gibi durmasına izin vermek. Elbette, Lire önemsediğim bir dergi, o seçkideki dokuz kadın arasında A. L. Kennedy’i görünce gerçekten gurur duydum. Bunu hak edip etmediğimi bilmesem de kadrini bilebilirim. Ama geceleri, yalnız başıma, boş beyaz kağıtlara bakarken, acıyla, tökezleye tökezleye, bir cümleden ötekine geçmeye çalışırken, hiçbir alkış, tek bir sigara kadar yardımcı olamıyor bana doğrusu. Bir başka açıdansa, iki saatini bile ayırmayıp kitaplarınızı hiç okumamış insanlar tarafından bin türlü biçimde aşağılanmışsanız, ister istemez bir öfke biriktiriyorsunuz. Yabancı bir dile çevrilmiş tek bir romanınız size böyle payeler getiriyorsa, bu zehirden arınıyorsunuz. Kısacası, bunlar beni daha iyi bir yazar yapmaz, ama daha iyi bir insan yapabilir.

Size göre, yazının tüm ’o’ söylemlerin arasında güme gitmiş bir yanı var: Paylaşma ve karşılıksız verme isteği. Ne vermek istiyorsunuz okura?

Hakikati söyleme çabamı belki. Belki de verebildiğim tek şey boşluktur; ama bir şekilde ben hakikati arıyorsam ve hakikatin içinde de sallandığımız bu boşluğu görüyorsam, en dürüst tutum bunu itiraf etmem olacaktır. Ben sözcüklerin çağrısını duyuyorum; tılsımlarını, güçlerini hissediyorum, güçsüzlüklerini de. Bundan fazla bir şey vaat edemem, sözcükler bana ne veriyorsa, en fazla onu iletebilirim.

Sizinle yapılan bir söyleşide, kitaplarımda, ”bulduğumda! kendimi anlatıyorum,” diyorsunuz. İnsanın, kendini araması, oluşturması ve yazıya aktarması için kendisiyle baş başa kalması, uzun yalnızlıklar yaşaması, sizin deyiminizle ’dünyayla kendi varoluşu için hesaplaşması’ gerekirken sizin bir de politik bir duruşunuz var. Bu duruş da ötekini anlamaktan geçiyor. Nasıl örtüşüyor bu iki durum?

Aslında hiçbir zaman bitmeyen, her cümlede yeniden başlayan bir soru. Yazı ve hayat, kendin ve başkaları... Oysa kendine ne denli uzun bakarsan, başkalarını görüyorsun, gözlerini dışarıya çevirdiğinde, kendinle yüz yüze geliyorsun, bakışın yeterince çıplak ve derinse. Yazmak, bu uzun, tamamlanmış bakış ise eğer, politik bir duruşunun olmaması zaten imkansız. Kendi acımı sözcüklendirmeye çalıştığımda, dünyanın çığlığını duyuyorum. Benim camdaki imgemin üzerinde sokağın, kentin, gecenin, yüzyılların imgesi beliriyor ve buna gözlerimi kaparsam, kendi bakışımı sakatlıyorum. Şöyle de diyebilirim: Kendisiyle göz göze durmayı beceremeyen biri, bir başkasının acısını nasıl görebilir, çağrısını nasıl duyabilir ki? Yazmak, bütün acıları sahiplenmek, sahiplenerek dönüştürmek isteğinin bir ifadesi değilse nedir?

Her türlü şiddeti sorgulayan bir yazarsınız. Sizce şiddet nerede başlıyor? Sorguladığınız bir diğer kavram olan ’öteki’ olmak ile şiddet arasında ya da kadın olmakla şiddet arasında bir ilişki var mı?

Şiddet, ’ötekileştirme’ ile başlar, ’biz’ olmayanı işaret ettiğimiz an. Onu dilsiz bir nesneye, yalnızca ’biz’i tanımlamak için var olan bir şeye çevirdiğimizde. Sözünü engellediğimizde, geçersiz kıldığımız da... Bunları yapalım ki; gasp ettiğimiz hakları zaten yokmuş görünsün...




 

Haberler Biyografi Kitaplar Fotoğraflar Röportajlar Köşe Yazıları   İletişim Ana Sayfa
Design by medyanomi