Röportajlar

 

  İçindeki katil ve kurbanla yüzleş. / Hatice SAKA / 01.06.2009
  Aslı Erdoğan uzun bir aradan sonra, şiddeti anlattığı öykülerden oluşan “Taş Bina ve Diğerleri” kitabıyla okurunun karşısında. İşkencenin yarattığı travmalara odaklanan Erdoğan, “Edebiyat insanın daha karanlık yollarında yürümeli” diyor


Aslı Erdoğan yeni kitabı “Taş Bina ve Diğerleri”nde, hayatı eksik kalanların dünyasına götürüyor bizi. İşkenceci, tanık, sanık, kurban... Hepsinin sesleri bir araya geliyor ve şiddetin bilinmeyen kapıları açılıyor.
Kitaptaki kahramanlardan biri ”Öykü anlatma sanatı korları eşeleme sanatı değil midir bir yanıyla, parmakları yakmadan” diyor. Siz de Taş Bina ve Diğerleri’ni yazarken parmaklarınızı yakmadan korları eşeleyebildiniz mi?
Kitabın başında geçen çok ironik bir cümle. Korları olabildiğince eşeleyelim ama yanmayalım. Derinlere dalıp çıkalım. Şiddet, çok korunaklı bir mesafeden anlatılmaz. Bir hikâyeyi gerçekten anlatmak istiyorsan, elini de yakmak zorundasın. Bir yandan da yazı, taş binaya korunaklı yerlerden bakar. Bu ikileme işaret etmek için bu cümleyi kurdum. Gelin birlikte taş binaya gidelim ama çıkma garantimiz yok.
BİR YANIMIZ ÖLÜR DİĞER YANIMIZ KABUK BAĞLAR
Öykülerde ortak bir tema var, ancak ses sürekli değişiyor. Kimin neyi anlattığı, hangi rolü üstlendiği çok keskin değil. Bu anlatım kendiliğinden mi gelişti?
Taş Bina ve Diğerleri’nde yer alan öykülerin on yılık bir geçmişi var. Tahta Kuşlar ve Mahpus’ta kadın hikâyeleri anlatılıyor. Bu hikâyelerin ilkinde anlatıcı erkek mi kadın mı belli değil, özellikle anlatıcının kimliğine dair hiçbir ipucu vermedim. Taş Bina’daki kimi zaman erkek, kimi zaman kadın, kimi zaman deli, son derece anonim bir ses. Hikâyenin hangi parçasında kimin ne anlattığı belli olmaz. Yorumu okuyucuya bırakan, açık uçlu metinler oluşturmaya çalıştım.




Anonim bir ses var dediniz. Seslerin tek derdi parçalanmış hayatlarıyla diyebilir miyiz?
Kapatılma, uzaktan uzağa bazen çok yakınlaştığımız bir işkence çığlığı, yenilmişlik, parçalanma... Ve tüm bunlarla bir şekilde hayat devam eder. Bütün karakterler bu hayata nasıl devam ettiler önemli olan bu. Hayata sahip çıkarak mı, tutkuyla bağlanarak mı, yoksa hayatı küçümseyerek mi? Bu kişilerin hepsi hayatla bir şekilde barışma çabasındalar. Filiz, sanatoryumdan çıkıp ağlayarak, mahpustaki kadın bebeğini doğurarak, anlatıcı kaçarak hayata bir adım atıyor. Taş binada yaşayanlar da hayata devam ediyorlar. Ancak işkence hayatlarının bir yanını öldürüp diğer yanını sağ bırakıyor. “İnsanı öldürmeyen travma daha güçlü kılar” sözünü hiç sevmem. Bence doğru değil, her travma insanın bir yanını öldürür, öbür yanı ise kabuk bağlar. Bu iki taraf bir araya gelemez. Gelebilseler, konuşabilseler hikâye tamamlanacak ve böylece hayat tamamlanacak. Fakat hayat onlar için hep eksik kalıyor.
HEP BİRİLERİNİ ELE VERDİK...
İşkence teması ağırlıklı ancak işkencenin betimlendiği bölümler yok. Neden işkencenin kanlı yönünü anlatmamayı seçtiniz?
İşkenceye çok açık girmedim. Çünkü edebiyatın alanı bu değil. Edebiyat insanın daha karanlık yollarında yürümeli. Okuru bu kadar sert bir deneyimle yüzleştirmenin yolu da işkenceyi birebir betimlemek değil. Kurban olmanın, sesini duyurmak istedim. Bu noktada edebiyat başlıyor. Şiddet kötüdür, işkence kötüdür demek kolay. Kendi içimizdeki kurbanla ve katille yüzleşmek o kadar kolay değil. Ben bu yüzleşmeyi anlattım.
İşkenceci ve kurban arasında, ele veren ve ele verilen arasındaki ilişkiye dikkat çekmişsiniz. Hangisi daha yaralayıcı?
Taş Bina’daki öykülerde bir ’ele verme’ teması var. Edebiyatta çok az işlenen ve gerçek yaşamda pek çok kişinin konuşmadığı bir meseleye değindim. İnsanlar çoğu zaman birilerini ele vermek zorunda kalırlar. Sanki ele veren de ele verilen de benliğimizde yaşar. Bir yanımız birilerini mutlaka satmıştır, bir yanımız birileri tarafından satılmıştır. Bu ikisi birbirleriyle asla göz göze bile gelmek istemezler. Polonyalı yazar Tadeusz Borowski toplama kamplarından sağ çıkar ve tek bir kitap yazıp 30’lu yaşlarında intihar eder. Onun bu konuda yazdıkları beni çok sarstı. Kendisini ele veren kız arkadaşından öyle büyük bir sevgiyle söz eder ki âdeta onun acısını üstlenir. Bu hikâyeyi yazarken Borowski’nin konuya bakış açısından çok etkilendim.
Hikayem bile beni istemiyor!
Üzerinden bir türlü geçilemeyen suskunluklarla söylenmekten çok susulmuş sözcüklerle konuştum” diyorsunuz. Kitabın Epilog başlığını taşıyan bölümünde sahneye Aslı Erdoğan mı çıkıyor?
Evet, çok doğru. Kitabın sonunda her bir karakterimi üstleniyorum. Hikâyenizi eksik yanlış anlattım ve bir türlü anlatamadım diyorum. Artık hikâyem bile beni istemiyor. Çünkü çağrılmadan geldim bu taşların arasına ve kalakaldım. Bir şey var sadece arada duyduğum bir ezgi. Taş binada duvarlara çarpan, deli adamın pusularda duyduğu, intihara kalkışana “Atlasana ulan, gebermesin” diyen koronun söylediği, her yürekte yükselen ufukların ötesine geçen ama herkesin, her şeyin yitirildiği yolda kaybolan ezgi tek duyabildiğim... Ezgiye katılmaya kalktığımda yine yanlış perdeden giriyorum. Hikâyeyi tamamlayamam, bunu edebiyat da yapamaz. İnsanın hikâyesi parçalanmışlık ve tamamlanmışlıktır. Kitabın sonu bu itiraf ile bitiyor. Taş Bina’yı işkenceyi, deliliği, intiharı, ele vermeyi anlatmak istedim. Elimde kalan ise bir ezgi, o da bana ait değil. Aslı Erdoğan olarak minnet duyduğum anlar, o bana ait olmayan ezgiyi duyabildiğim anlardır.

 

Haberler Biyografi Kitaplar Fotoğraflar Röportajlar Köşe Yazıları   İletişim Ana Sayfa
Design by medyanomi