Röportajlar

 

  Dönüşüm/ Hüseyin Güneş — Maaz İbrahimoğlu / / 01.01.2010
  Aslı Erdoğan

“Zıtlıkları içeriyor. Ambiyans – çift anlamlık. Sanırım bu yazmanın bir özelliği. Gazete yazısında bile bununla uğraşıyorum. Yani ışıkla giriyorum, gölgeyle çıkıyorum. Mesela benim hikayem de çocuk bir figürandır. O çocuk camı kırıyor, başrolü kapıyor. Bu dönüşümler benim üslubumdur.”

Edebiyatı bir dönüşüm olarak kabul ettiğimizde, sanırım bunu en iyi uygulayan kalemlerin başında geliyor Aslı Erdoğan. Daha önce Kırmızı Pelerinli Kent, Bir Delinin Güncesi gibi kitapları yazan Erdoğan’la son kitabı Taş Bina ve Diğerleri’nden cezaevi işkencelerine kadar bir sürü konudan konuştuk. Ayrıca uluslararası basında da öne çıkan Erdoğan, LİRE dergisi tarafından ‘geleceğin 50 yazarı’ arasında gösterilmişti.

‘Bilinmeyen’ Aslı Erdoğan için ne ifade ediyor?


Kırmızı Pelerinli Kent’te: “Adem tek bir şey uğruna terk etti. Adem sonsuzluğu terkettiği tek şeyin adına bilinmeyen der. Ölümsüzlüğü bile uğruna terk ettiği bir şeydir bilinmeyen…” gibi bir cümlem var.
Yazma sürecine bağlarsak, siz de bilinmeyene doğru mu gittiniz?
Aşina olandan yola çıkıyor yazar, oradan sonra nereye gideceğini çoğu zaman bilmiyor. Ya da şöyle diyeyim; Başını ve sonunu bildiğim bir yolculuk. Kırmızı Pelerinli Kentten örnek verecek olursak; bir hikaye yazmayı düşünüyordum. Bir pazar günü kadın dolaşır Viyol’un sokaklarında; gündelik düşünceler, gündelik kaygılar içinde. Sıra dışı hiçbir şeyin olmadığı bir gün, son üç cümlede bir soyguna girer ve ölür. Ben birden fazla soygun yaşadım. Bende kalan en net duygu buydu. Bütün gündelik akışın içinde, bir anda ölüveriyorsun. Onun saçmalığı ve imkansızlığı travmaya bile dönüşemeyecek kadar saçma bir deneyim. Kırmızı Pelerinli Kent bu imgeden doğdu. Her zamanki pazar yürüyüşünü yapan, nehir gibi akacak ve birazdan bitecek kadının hikayesi. Burada o soygunun şokunu yaşadım.


Peki başı ve sonu belli olan ama bu yolculukta bilinmeyenlerle, macera boyunca kendine bir hayat kuran, roman kurgusu ve örgüsü ise genelde soyut bir matrisler dizisi olarak karşımıza çıkıyor. Evrende enerji sürekli bir dönüşüm halinde. Sizin yazdıklarınız da sürekli bir dönüşüm halinde. Mesela IŞIK bizi çağırırken, oraya vardığımızda enerji ile karşılaşıyoruz…


Bu yazı dünyamın bir özelliği. Mesela Kırmızı Pelerinli Kent’in 52. sayfasında yazmak tanıklık mıdır sorusuna evet cevabını veriyor. 53. sayfada ise hayır cevabını veriyor. Ben olasılıklı yanıtları sıralıyorum.
Zıtlıkları da içeriyor. Ambivalans – çift anlamlık. Sanırım bu yazmanın bir özelliği. Gazete yazısında bile bununla uğraşıyorum. Yani ışıkla giriyorum, gölgeyle çıkıyorum. Mesela benim hikayemde çocuk bir figürandır. Camı kırıyor, başrolü kapıyor. Bu dönüşümler benim üslubumdur.

Fizik okuduğunuzdan da olabilir… Soyut ve analitik düşünceden ziyade hikayelerinizde üslup, bir labirent arayışı gibi… Yani mesela yazdığınız bir hikayenin son hali bir yap—bozun parçalarının doğru tamamlanmış son hali gibi. Oğuz Atay’da da bu vardı. Bu neden kaynaklanıyor?

Evet soyutlamaya meyilim fizikten olabilir.

Ama parçalı bir anlatım var?

Şöyle söyleyeyim; Kırmızı Pelerinli Kent’ten. Özgür’ün kalemi benim kalemim. Hikaye orada ikiye ayrıldı. Bir ben anlattım bir anlattı. Böylece birbirimiz tamamladık. Bazen çeliştik, bazen iç içe geçmeye başladık. Bir süreden sonra benim ve Özgür’ün üslubu ayrışmaz hale geldi. Buradan ben ve Özgür’ün aynı kişi olduğunu sonucunu çıkarabiliriz. Bu üslubu ilk kez orada kullandım. Yani ölüme yaklaştıkça anlatımın parçalanmasıydı bu.
Taş Bina’da ise o sesi iyice anonimleştirdim. Yani orada bir taş bina var. Oraya ölüm yaklaşıyor. Ölüm yaklaştıkça parçalanan bir ses var.
Benim kafamdaki kurgu bu. O taş binaya girince tek ses kalmayacak. Artık sesler çok olacak. Mesela orada hangisinin hangi hikayeyi anlattığı iyice kayboluyor. Kırmızı Pelerinli Kent’ten bir adım öteye gittim; kim neyi anlatıyor bilemezsin.
Nasıl diyeyim; bir ölen var, bir ele veren var, bir ele verilen var, bir sağ çıkan var ama bunlar kim? Çok net belli değil. Bir çocuk var bir deli var.
Bir sahne vardı kitapta, çıkardım onu. Orada her şey çok net görünüyordu. Bir kadın, saçını ören, gözaltında onu sevgilisini getiriyorlar. Orada tüm kahramanlar duvarın önünde duruyordu. Sonra dedim ‘ya niye böyle yapıyorum?’ ve hepsini dağıttım. Kadının rolü, adamın rolü, çocuğun rolü vs.
Orada bilinen tek şey; ölen biri var. Ölen de her birimizin bir parçasıdır. Bu hikayede ses sahibi aynı kişi olabilir. Ölen de, ele veren de, ele verilen de, çocuk da, deli de aynı kişi olabilir.
Demek istediğim hayat deneyimi ancak parçalanarak anlaşılır. Bir yanımızla ölürüz, öbür yanımızla sağ kalırız. İnsan olmak böyle bir şey; herkes bir yanıyla ölmüştür, bir yanıyla da katildir diye düşünüyorum.
Orada ortak bir ses var. Herkesin acısı var bir yanıyla?
Evet. Hikayeyi bir türlü tamamlayamıyoruz. O nedenle bıraktım. Hikaye kendini ele veriyor. O ölmesiydi. Hepimiz bir araya gelecektik. Taş Bina’dan çıkacaktık belki. Zaten diyor orada ‘’bir an dursak ve konuşsak Melek’i kurtaracaktık.” Hikaye tamamlanabilirdi ama olmadı. Bir kişi hikayesini anlatamadı.
Biz bir kişiyi son anına kadar dinleyebiliriz. Kurban, katilini bağışladı mı, bağışlamadı mı? Onu biz bilemiyoruz. Onu ancak hayal ederiz. Mutlaka anlatılamayan bir yan kalır. O yan en önemli yeridir diye düşünüyorum.
Her yazar roman yazarken bir nokta koyuyor.

Evet ama hayat bir nokta koymuyor. O hep devam ediyor. Noktayı göreceli olarak şuradan başlayıp, şuradan bitiriyoruz. O rastgele bir seçim. Ama hayat öyle değil. Hayat akıyor ve ondan sonra da akacak. Üzerinde en çok boğuştuğum şeyi anlatma deneyimin kendisi ve sınırları… Yani şiddetle birebir boğuşuyorum, yanlış olur. Ben şiddetle yansımalarımla boğuşuyorum. Bu da en başta anlatılmalıdır. Yani bir insan nasıl anlatılır? Ölümü, hayatı, kaybı… Başkasına nasıl anlatılır, kendisine nasıl anlatılır? Bu kafamı hep kurcalayan bir şey. Hayat nasıl anlatılır?

Peki sizce hayat nasıl anlatılır? Hayat nedir? Hem günümüzde hem içimizde ruhsal olarak hayat nasıldır? Siz ‘’Hayat karar vermektir. Basit ve yalın. Soluk al ve ver’’ diyorsunuz kitabınızda…
Evet ama o sorgucunun sesi. Vicdanımın sesi değil. Yani şöyle diyeyim. Hayatın sessizliğinde diye kitabım var. Kitabın başlığını bulamadım. Başlık koymakta çok zorlanıyorum. Bir arkadaş bana ‘’Aslı en çok hangi sözcüğü kullanmışsın, bakalım’’ dedi. Baktık. Hayat çıktı. Sonradan başlığını hayatın sessizliği koyduk.
Demek ki en çok kullandığımız kelime; en çok baş edemediğimiz kelimedir. Ama şık bir cevap vermem gerekirse, Kırmızı Pelerinli Kent’te özellikle Özgür için kullanılan bir cümle var. Hayatla uzlaşmadı ama onu kutsadı. Evet, ben hayatla barışmıyorum, onu sevemiyorum bir türlü zaten sevseydim hayat diye bir cümle de kurmazdım. Hayat ile ilgili çok tanımlamam var ama olumlu bir sorunsal değil. Kısacası benim karakterlerim, hayatla problemleri olan insanlardır. Barışık değiller. Yani insanı seviyorum diye bağıran biri, aslında insanları sevememekten şikayetçidir.
Baktığınız kadar görürsünüz hayatta, somut olanı görmek isterseniz onu görürsünüz. Soyut olanı görmek isterseniz onu görürsünüz.
Fotoğraf makinesi gibi çok geniş bakarsan ayrıntıyı göremezsin. Daralttıkça verimi görürsün diye düşünüyorum. Nereye bakmayı sen seçiyorsun.

Bir Delinin Güncesi… Sizce delilik nerede duruyor? Artık herkesin deli bir yanı var ama sizde nerede duruyor?

Gene kitaplarım üzerinden konuşayım. Bu kitabın(Taş Bina) ana kahramanı deli. Anlatıcıdan da daha önde. Kırmızı Pelerinli Kent’te her bölümde bir deli vardı. Ana diyalog deliyle geçer. Delinin güncesi biraz daha farklı. Oradaki kadın deli mi? Neden böyle bilmiyorum. Bilinçli bir seçim değildi. Sonuçta parçalanma üzerine yazıyorum, çalışıyorum. Bunu sonuna kadar başarmış insanlar, deliler ilgimi çekiyor. Delilerle aramda bir çekim var, oları izlerim, onlar beni izler. Onlarla bir iletişim kurabilirim.

Kabuk adama gelirsek… Orada hem kişi hem toplum var. Kabuk adamda bireysel olarak zaten acımız ve sancımız bizi içerden yontuyor. Birde orada sanki toplumda kabuklu ama kabuğuyla da yaralanıyor. Çünkü insanlar orada acısını bırakmak istemiyor. Mesela oradaki kadın kahraman…

Doğru doğru. Evet kabuk, adamın sıfatı. Ama kabuklu olan aslında kadın. Orada adam kadına göre daha çabuk kabuğunu kırıp dışarıya çıkıyor. Kadın, her ne kadar toplum normlarına şikayet etse de uyuyor. Kadın kabuğuna kıramadığı için üstünlüğünü o adama gösterecek. para verecek. Ya şık cevaplar verebilirim. İnsan ruhu yaralı bereli vs diyebilirim ama bunlar kendimi savunmak gibi olur.
Aslında yara önemli bir metafor ama bir yanıyla bu benim. Ben buyum. Benim ana konum yara. Sadece bir entelektüel seçim dersem yalan olur. Çünkü neyin yazıyorsanız O’sunuz.
Sizin edebiyatınız karanlıklara bakıyor. Biz bu konuyu çok önemli buluyoruz. Siz nasıl düşünüyorsunuz?
Ben de öyle düşünüyorum. İnsanın karanlık yanına bakmayacakta nereye bakacak edebiyat? Beni karamsarlıkla suçlayanların bana önerisi ne? İnsan basbayağı karanlık. İnsan zamanın bekçisidir.
Mesela işkenceyi anlatmadım diye işkence yok olmuyor. Ya da tecavüz anlatmıyor diye tecavüz de yok olmuyor. Tam tersi. Bunları anlatıp deştikçe bir yanıyla yok etme şansımız olabiliyor. Ya da anlama şansımız. Biz buyuz insan olarak. Yazmasam bile bu böyle. Bunu yazmamın bir suç olduğunu bile düşünüyorum. Yani işkence toplumunda yaşıyoruz ve işkence yazdıklarınıza sızmıyorsa her şeyden önce gerçeğe karşı suç işliyorsunuz.

Öykülerinizde dişil bir dil var. Daha çok depresif ve travmatik bir dil bu…

Ben de kendimi erkeksi bir yazar sanıyordum. Yani çok kadınsı bulunmadığımda oldu. Kırmızı Pelerinli Kent’te çift cinsiyetli bir dil var. Özgür’ün zaten ismi de öyle. Hem erkek hem kadın adı. Bazı betimlemeler var. Bazen erkek gözü bazen kadın gözüyle. Bu bilinçli bir seçimdi.
Dişil ya da eril dilden çok, kesin yargılar ve mücadele dilidir. Yani zafer diline inanmam. İnanmıyorum. Hayatta tek zafer sonuna kadar direnmek ya da yenilmemektir. Hiçbir savaşın galibi yoktur bence. Savaş benim için ölüler toplamıdır. Bu taraftan bu kadar, öbür taraftan bu kadar. Ve ardından gelen ağıtlar.

Bizim coğrafya ile ilgili bu. Mesela güney Afrika edebiyatı, işkenceye epey girer. Yani işkencedeki trajik yan çok daha derin işlendi Türkiye’ye göre. Latin Amerika’da kadın yazsın, erkek yazsın fark etmez ama bu yanıyla yüzleşirler. Biz biraz sığ kalıyoruz. Kendi trajedimize bakmaktan çok hoşlanmıyoruz. Türk solunda trajedi yaşadım diyemeyen binlerce insan var. Hepsi kahramanca işkence gördüm diye anlatıyorlar. Sen kahraman falan değilsin kabul et bunu. Büyük trajedi, keşke yapılmasaydı. Ama sen sana o işkenceyi yapan polisle aynı dili konuşuyorsun. Polis de böyle yaklaşıyor ‘’vay be çözülmedi, dayanıklı heriftir’’ diyor. Ama ben burada durmuyorum. Benim için korkunç. Buradaki zafer dili beni rahatsız ediyor. İşkencede konuşmadım diyerek bununla övünmek çok trajik aslında.
Fakat bir yanıyla da anlıyorum. Açlık grevindeki adamın yüzüncü gününde tepesine operasyon inecek. Sen trajedi yaşıyorsun demek onu çökertebilir. O adamın o dile ihtiyacı var. Kendi diline, mücadele diline ihtiyacı var. Ama bununda bir kurgu olduğunu eninde sonunda görmesi gerekir. Ben edebiyatı tam burada görüyorum. Mücadeleler bitiyor, 20—30 yıl geçiyor, insanlar hayatlarını sürdürüyorlar. İşkence çok eski bir deneyim olarak kalıyor.
Yani tufan geliyor geçiyor. Ondan sonra insanlar şurada ya da burada olan parçalarla hayatlarına devam ediyorlar. Pek çok U dönüşü yaparak devam ediyorlar. Çünkü o dil, yenilgi ya da yengi bir dil kurduğu zaman, bu U dönüşlerini anlayamazsın.

Yani edebiyat gri noktalarda mı dolanmalıdır?

Bence öyle. Hem kurbanı hem katili anlatmalı edebiyat. Mesela o Austcwitz toplama kamplarının tekinin komutanı ”ben kurbanım” der. Subayın biri, ağaca dayanmış bir mahkumu pat diye vuruyor. Sonra bu komutan gidip diyor ki ‘’o sana ne yaptı da vurdun’’ diyor. Subay da ”ne yapacaksın vurdum. ”diyor. Bence edebiyat buralarda dolanmalıdır.

Peki yazmak işkence ile hesaplaşma oluyor mu? Siz nasıl bakıyorsunuz?

Ben oturup işkence kitabı yazmadım ama işkence yazdıklarımda metafor olarak var. İşkencenin bilinmeyen bir tarafı da işkenceyi yapandır. İki hikayemi yayınlamadım. Biri katilin biri de tecavüzcünün ağzından konuştum. Çünkü bir yanıyla da yazamadım. Noktayı koyamadım. Oysa yazar olarak sınırımı aşıyorum, oralara giremiyorum. Hakikaten insan aşina olandan yola çıkar ve hiç yaşamadığım bir deneyimi de anlatamam.
Fransa’da 2006 da bir roman Booker Ödülünü aldı. Roman Nazi’yi anlattı. En başarılı Nazi portresi olarak bulundu. Derinlemesine anlattı adam. Tabi çok eleştirildi, neden Nazi?
Ben buna soyunmadım. Bu kitapta soyunmadım. İşkenceyi anlatmadım. İşkencecinin sesi yok. O benim hayatımda da yok. Bin Ladin’in dilinden roman yazmamam. Burada herkes kurban. Katilin kendisi de kurban. Herkes bir yanıyla kurbandır.
Mesela bir kadın anlattı. Maraş olaylarında Alevilerin evlerine baltayla girmediği için mutlu oldu kadın. Bana da sorsalar korkarım belki, ama katiller arasında olacağıma kurbanlar arasında olurum daha iyi. Ben kurbana daha yakınım.


 

Haberler Biyografi Kitaplar Fotoğraflar Röportajlar Köşe Yazıları   İletişim Ana Sayfa
Design by medyanomi