Röportajlar

 

  ”Yapmamayı Tercih Ederim” / Mustafa Orman, İzafi Dergisi (11.sayı) / 01.09.2013
  Güneşli beter bir gün. Beterin anası. Böyle bir günde yola çıktıysanız hava da bir o kadar nemliyse, insanlar mayışık mayışık yürüyorlarsa, kediler ve köpekler bir duvarın ya da ağacın dibine çökmüşlerse; sizin de onlara uyumunuz kaçınılmazdır. İşte tam da bu sırada başka bir dünya herhangi bir sokakta ya da caddede sizi karşılamış olur. Mecidiyeköy’ün orta yerinde Amele Pazarı’nın hemen önünde yokuş aşağı uzanan caddeye kendinizi attığınızda sanki dünyanın bütün serin rüzgarları sizi karşılıyor hissine kapılıverirsiniz. Rüzgarın tatlı celladına boynunuzu öptüre öptüre, saçlarınızı okşata okşata yürürsünüz gamsız. Sonra bir sıcak bir sıcak. Alnınızdan ter şelaleri akar, yüzünüz tomurcuklanır hemen oracıkta. Ne bir tarih vardır burada ne de eskiden kalma bir anı; büyük beton cam binalar arasında yükselen araba kornaları, motorlardan çıkan canhıraş sesler, birkaç acı fren sesi… Dedim ya yok eski bir pay burada…

Tabelalar; dünyanın bütün insanları burada da olduğu gibi tabelalara koşuyor. Yalan yok. Dışarıdan bakınca herkesin dünyayı kurtarmak için koşuşturduğunu zannedersiniz. Yine yalan yok. Yalan bunlar. Yaklaşık on günden beri kadın bir yazarla oturup dünyayı ben kurtaracağım diye düşünürken bunları görmekten de kendimi alıkoyamıyorum. Dünyayı kurtaramasam da hani, bir sözcükle ülkeyi belki kurtarabilirim hayaliyle yuvarlanıp gidiyorum caddeler, sokaklar, binalar, arabalar, insanlar, kediler, köpekler arasında…
Geldim geleli terliyor titriyorum. Şimdi buluşacağımız kafenin önündeyim. Uzaktan önce Ahmet beliriyor. Sırtında büyük bir çanta, diğer küçük çantasını da omzuna takmış. Geniş alnına kadar dişleri arasında sarkıttığı bir gülüşle yere baka baka bana doğru yürüyor. Gülüşüne bakıp aldanmayın yılmaktan gelmiş. Kucaklaşma ve tokalaşma seanslarını bitirdikten sonra eşe dosta Aslı Erdoğan kitaplarını almak için bir kitabevine kendimizi atıyoruz.
Kasada bir kadın bir erkek duruyor. Kimseler yok, yüzlerinde bir şeyler de yok. Erkek olanı:
_“Buyurun, hoş geldiniz” .
“Hoş bulduk.”
_“Yardımcı olalım..” diye tekrar konuşmaya başlıyor.
“Aslı Erdoğan kitapları var mı?” diye soruyorum.
“Okunduğu gibi mi yazılıyor?” sorusu kulaklarımızın içinden beynimize tak diye vurduğunda Ahmet ile yüz yüze geliyoruz. O an içimizden ikimiz de “lanet olsun” diyoruz. Dışarıya çıkar çıkmaz da bu lafı sesli olarak teyit ediyoruz kulaklarımıza. Ülkenin en önemli kadın yazarlarından birinin talihsizliğine her bir yerde karşılaşmak da ülke meselesinin ucuna dokunmak gibi bir şey oluyor. Hem kadın hem de yazar. Gerisini siz düşünün Tanrı’nın açtığı kahırla. Sonunda bir kitabevine daha giriyoruz. Bu sefer sormamayı yeğliyoruz. Raflara bir bir bakınıyoruz. Sadece bir kitabının olduğunu görüyoruz: “Mücizevi Mandarin” —İşte buna içten içe çok seviniyorum..—


Kitaplarımızla birlikte Aslı Erdoğan ile söyleşi yapacağımız buluşma yerine gidiyoruz. Pırıl pırıl parlayan bir kapı açılıyor. Çiçek desenli, soluk yeşile çalan elbisesiyle Aslı Erdoğan “merhaba” diyor. Kabuk Adam romanı bir anda aklıma geliyor: “Her şey yalnızca ve yalnızca bir merhabayla başladı”
Öğleden sonra yolunuz buralara düşerse Okkalı Kafe’nin tahta masalarına oturmuş, önünde sigara paketi, bir elinde de tütün poşetiyle sigara saran, yalnız; yalnızlıktan yalnızlığı seçen bir kadın görürseniz işte o Aslı Erdoğan’dır. Sebepten çok sebepsizlikte kendini bulmuş. Kaleminden önce en büyük sadakati yalnızlığı çünkü. Yüzündeki çizgilerden dünyasının içine girebilir, saatlerce o yalnızlığın debelendiği yerlerden güleç yüzüyle onu dinleyebilirsiniz. Bazı kadınlar vardır, bazı adamlar vardır; konuşsalar bile siz onları sadece yüzlerindeki hırsla, kinle, kopmuşlukla, bırakılmışlıkla, itilmişlikle dinlemek istersiniz. Dünyanın en müthiş kalabalığı içinde yürüyen bu kadını görürseniz yine de tanırsınız. Öyle öyle işte.. Yerle bir insan yüzü görmek ben buna derim. Direndikçe direten bir dünya. Sokak, ağız, yüz, bina, kol, bacak, araba, cam, korna, fincan, bardak, sandalye, masa… koş koş dünya kaçıyor ey insanoğlu.
Yüzüne dikkatlice bakıp soruyorum:

_“Zor bir dönemden geçtiniz. Avusturya’da yaşadıklarınız, öncesi sonrası… Nasıl oldu?”

Başını sallıyor dünyaya, tütün sarıyor, çakmağı çakıp yakıyor, bir uzak bakıyor ki bir uzak, görseniz sanki heykele bağışlamış bedenini…
“Ne kadar anlatırsanız anlatın, anlattığınız kadardır her şey. Karşınızdakinin içine farklı akseder söyledikleriniz, gösterdikleriniz, yaşadıklarınız. Uzun bir hastalık döneminden geçtim. Avusturya’da bulunduğum süre zarfında kanamam arttı. Günlerce böyle devam etti. Bütün hayatımı alt üst eden bir cehennem. Hastane kuyruğunda göçmen kılığı görüntüsü veren bir kadına bakışlar da o denli göçmendir size. Sizi yabancılaştıran, ötekileştiren bakışlar. Faşizm başlar burada. Günlerce hastane önünde bekledim. Bana acıdılar mı ne hemen doktorun muayene odasına bir hemşire eşliğinde beni gönderdiler. Beyaz önlüğüyle, kısa boyuyla Nazi topluluğundan fırlamış mavi gözlü, sarışın doktorun küçümseyici bakışları arasında kendimi buldum. Bir elim belimde bir elimde de raporlar, dosyalar… Aldı elimden dosyayı, hızlıca çevirip “yat sedyeye” dedi. Ben daha henüz bir şey anlamamışken anadan doğma kendimi sedyede uzanmış gördüm. Hafif bir narkoz verdiler mi bilmiyorum. Tek duyduğum hakaret dolu bakışlarını bana yöneltmiş doktorun “şimdi canını acıtacağım” demesiydi. Elindeki kerpeteni rahmimin içine sokup etimi parçalıyor, çekip çıkarıyordu. Çığlık atıyordum. Kendimden geçmiş bir haldeydim. Bacaklarım titriyor, hiçbir yerimi hissetmiyor gibiydim. “Sana canını acıtacağımı söylemiştim” mırıltılarıyla “şimdi kalk üzerine giy” dedi. Sedyenin her bir yanına kan bulaşmıştı. Kanamam da durmuş değildi. Hemşire yardım etmek istedi. Beni ayağa kaldırdı. Sonra tam yere düşecekken beni tuttu.”
Anlatırken bile çektiği acıdan çok yine o itilmişlik duygusunun kendisini ne kadar çürüttüğünü görebiliyordum. Günaha tekme.


Peki sonra ne yaptınız?”

“Elime bir test tutuşturdular. Sonradan farkına vardım. Yumurtalık kanseri testi. Zar zor eve geldim. Yolda yürürken bir köprünün başında durdum. Çok yüksek değildi. Dedim Aslı at kendini buradan kurtul. Ölmeyip sakat kalacağımı düşünüp bundan vazgeçtim. Ve o maili yazdım, “Türkiye’ye geri dönmek istiyorum…”
Gülüyor, bir sigara yakıyor. Çatlamış elleri, tırnakları arasında birikmiş tütün, yüzünden boynuna kadar uzanan derin çizgiler, yeşilimsi damarlar ve bir anlık susma…
“Kahvemi içtikten sonra eve geçelim” diyor.
Evet anlamında başımızı sallıyoruz.
Edebiyattan , sanattan, politikadan, yoksulluktan her şeyin her şeyle tamamlanmadığı bir dünyadan konuşa konuşa eve varıyoruz; kapı açıldığında bir kedi bizi salon kapısının önünde karşılıyor. Soğuk bir kedi. Hemen mutfağa kaçıyor. Salona oturuyoruz. Karşı duvarı kaplayan kitaplıkta eski kalın kitaplarla yüz yüzeyiz. El çabukluğuyla bize iki fincan kahve getiriyor. Sehpanın üzerinde yazı müsveddeleri, kül tablası, boş vazo, kitap raflarında birkaç fotoğraf, eski biblolar ve kurumuş birkaç çiçek dalı. Göz göze geliyoruz.

_“Sizin hayatınızı tamamıyla değiştiren, çarpmışlık, kırılmışlık, vurulmuşluk günlerinden sıyırıp, bir yerde sabit kalmanızı sağlayan o taş nasıl koptu?”

“Of of neydi bu.. Düşüneyim,” diyor. Kitap raflarına gözü kayıyor, tavana bakıyor, bize dönüp yine gülüyor.
“On yaşımdayken hayatımda dört hat belirmişti. O dört hat yan yana yürüdü. Robert’i kazandım. Zengin bir aile çocuğu değildim. Sınıf atlamaya giden bir yoldu. 1977 yılında benden habersiz bir şiirim yayımlandı. Bundan sonra o dört hat yan yana hareket etmeye başladı. Birincisi olarak tensel bunalım. Müslüman olduğum tek ay. Bir intihar teşebbüsü, cinsel saldırı ve sonrasında devam eden hiç bitmek bilmeyen psikolojik bir bunalım. Bu dört kulvarda yürüdüm ömrüm boyunca. Suçluluk ve utanç vardı. Yazmak bile utançtı. Yazar olmak istemiyordum. Yazmanın bir tür savrulma olduğunu on yaşımda gördüm.”
Bir anda şaşırdım. Yazar olmak istemeyen ama şu anda ülkenin en saygın yazarlarından biri olan Aslı Erdoğan’ın bunu söylemesi tuhafa kaçmıştı. Siz olsanız şaşırmaz mısınız?


_“Peki neden yazar olmak istemediniz?”


Ellerini bacakları arasına alıyor, sıkıyor ellerini bacaklarıyla, hafif öne doğru başını uzatıyor. Bir sigara daha… Bir fırt, bir fırt daha… Duman duman…

“İnanılmaz derecede kitap okuyordum. Önüme geçen her şeyi tutkuyla okudum. Babamın ilk yaşattığı bu kitap okuma tutkusuydu. Ama hiç orasını bilmiyorum; neden yazar olmak istemediğimi. Yazarları merak etmem, tanışmak istemem, bir korku gibi… Biyografileri hiç sevmiyorum, hayal kırıklığına uğrayacağım için. Edebiyat ile edebiyatçıyı birbirinden ayırdım hep. Tek başına bir çocuk olmak, kitaplarla o ilişkiyi kuruyordum. O yalnızlığın içindeyken bu yüzden yazar olmak istemiyordum sanırım. Orhan Pamuk ile bir akşam yemeğinde görüşmüştük. Biyografi okumamın iyi geleceğini, yazarların çok yalnız olduklarını ve çile çekebildiklerini anlarsın, demişti. O yalnızlığı Orhan Pamuk ya da Yaşar Kemal’e yakıştıramıyorum. Yine de bilmiyorum. Değişimden başlayarak her şey, her şey bir kopuş, bir parçalanma…”
Bu sefer tütüne uzanıyor, kediye bakıyor bir de. Yüzü aniden soluyor, dışarı ve pencere; evet tek çıkış olan yer pencereden geçmişe üfürüyor dumanını… Ne kızgınlık var ne de bir hile, öyle öyle kendinden.

_“Yazmak bir nevi öldürmek midir?”

“Ölmek aynı zamanda öldürmek. Çünkü insan bir yanıyla hem varlığıyla hem de ölümle vardır. Metin de böyle olmalı. Bu içgüdüyü devam ettirmek için yazıyorum.”
Susuyoruz bir anda. Bir kopuş var. Öyle razı değiliz buna. İnsanlık adına mı durmuşuz, Tanrı’nın vasiyetine mi aldanmışız, baba ve annenin kara kapkara belasına mı dalmışız, belli değil. Ahali değiliz, düşündüğüm, düşündükleri ahaliden daha fazlası. Yerin dibine batası gözler, darmadağın soluklar, sigara paketlerine uzanmak, evet sigaraya sarılmak bir hayata bakmakla eş değer oluyor bazı bazı zamanlarımızda…

Eğitim hayatınızda sizi daha ileriye götürebilecek birçok fırsat önünüze çıktı. Neden böyle bir yol seçtiniz?” diyorum sessizliğin kaynadığı o yüzlerin huzurunda.

“İlk itirazım seçmekti. Pek çok şeyi bilmiyorsun. Tamamen yazgıya inanıyorsun.”

Saflık bütün yazarların dünyasında bir bilinç midir, bir bilinçsizlik midir? Dostoyevski’nin karakterleri hem kırılgan, hem görünme isteği olan, hem de görünmek istemeyen bir kişiliğe sahiplerdir. Bu kanaldan da akıl yürütebilir miyiz?”

“İnsan olmak böyle bir şey. Hem dışlamak, hem acı çekmek, hem mutlu olmak, hem de güçlü olmak… Dostoyevski bunu en derinlerde görmüştür. Dostoyevski’nin en saf karakteri Budala’daki Prens Mişkin’dir. Bu bilinç ise en büyük saflık budur. Çünkü Mişkin her şeyi bilerek seviyor, sevdiği için deliriyor. Edebiyat dünyasının en müthiş sahnesi Mişkin’in roman sonunda gidip katiline sarılıp onunla birlikte ağlamasıdır.
Bu saflık yüzümü kaybetmediysem memnunum. Okuduğum çoğu kitaba ağlarım. Sanırsınız on yaşındaki Aslı ağlıyor.”
Bunu söyledikten sonra ellerini boynunda gezdirip, yere bakıyor. Bir şeyler daha söylemek istiyor, söyleyemeden sigara paketine uzanıyor.

_“Yazar ve okuyucu ilişkisinden bahsedecek olursak; çok sevdiğimiz bir yazarla karşı karşıya geldiğimizde çok heyecanlanırız. Oysa onunla aynı masada oturduğumuzda onun da bizim gibi konuştuğunu, güldüğünü, ağladığını, acı çektiğini görünce onu metinleriyle gözümüzde çok büyüttüğümüzü düşünürüz. Peki bunun için ne diyeceksiniz?”

“Bir çocuk operadaki bir kadına aşıktır. Her gün operaya gider ve yalnızca o kadını seyreder. Sonra kadın bir gün arkadaşlarına dolma tarifini anlatmaya başlar. Çocuk da onları izler. Kadının kalın, dolgun yüzüyle anlattığı dolma tarifi karşısında çocuk bir tiksinti duyar ve o an orada bütün aşkını öldürür. Aslında herkes insandır. Ben Aslı Erdoğan değilim. Yazarlarla sadece bir kimlik samimiyetim var. Bir insan ile Aslı Erdoğan üzerinden bir konuşmaya giremedim. Bunu hiç hesaba katmadım.”


_“Taş Bina ve Diğerleri kitabınızdaki Mahpus öyküsünde “Kadın demek toplumun onayladığı kılığa girmek demektir” diye bir cümleniz geçiyor. Gerçekten kadın ve kadın yazarların başlıca sorunları nelerdir?”

“Her şey birbirini besliyor. Kişilikle de başlıyor. Kadının ve erkeğin cinsel eğilimi farklı. Kadında koruma, yaşatma eğilimi vardır. Toplumsallığın yarattığı etki. Fakat bunlar nerede başlıyor, bilmiyorum. Ekonomi de bu işin bir kısmıdır. Kadın yazarların çoğu güçsüzdür. Erkek yazarlar öyle değildir, ben buyum diyebiliyor. Hayran çevreleri, ekonomik rahatlıklar onların güvenlerini yüksek bir çıtaya bindiriyor. Ben bir cezaevinde yaşıyorum. Buna alışabilmek için de çoğu şeyi kısıtlıyorum. Kadın yazarların çoğu böyledir. Yaşadıkları, yaptıkları bir kimlik olarak onlara dönmüyor. Ki dönmesi de gerekmiyor. Yazarlık bir kırılganlıkla, bir sürgünde doğuyorsa zaten oradan bir yere gitmeye gerek yok. Ödüller de hayranlar da dünyanın her yerinde erkek yazarlara gidiyor. Türkiye’de bu daha da sahtedir. Görünürdür. Kendimi de uzun süre sorguladım. Kadın yazarlar acıklı derecede yalnızlar. Acıklı ve derin kadınlara sarılıp şükrediyorlar. Toplumun kadınlara verdiği cezalar bende işledi. Bu yüzden her şeyi yazıyorum; yazdım. Otuz beş yaşımda magazinsel olarak rezil edildiğim için ben de buyum diyemiyorum. Rezil edilmek bir şey değildir.”

_“Türkiye üzerinden bu konuyu konuştuk, yurtdışında bu konuda kadın yazarlara bakış açısı nasıldır?”

“Bana dair önemli bir tecrübe olmadı. Kimseyle fazla bir araya gelemedim. Eleştirmen bir arkadaşım vardı. Avrupa’da kadın itilmişliğinin daha derinlerde olduğunu, Türkiye’de her şeyin yüzeysel bir görüntüde göz önüne geldiğini söylemişti. Oysa buradaki daha fazladır ve işkencecisi daha fazladır. Karmaşık ve derin bir konu. Bir kere başlı başına siyasi bir kimlikle varsınız. Siyaset burada hayatımızı daha çok belirliyor. Bizi daha çok biçimlendiriyor. Görerek ya da hiç görmeyerek. Bu da bir başka yöntemdir. Yazarlık her şeyin bir yaraya değmesiyle başlar. Değmiyorsan yazma. Yazar da yaşadığı toplum içindeki bir ürün. Toplumun önyargıları ve travmalarının bir sonucu. Her yazarın işkence toplumunda hesaplaşması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü herkes görüyor.”

_“Bunun dışına çıkmak istiyorum artık. Türkiye’deki dinsel ayrım (Alevilik—Sünnilik vs…) sürekli bir devamlılık içinde ve neden son bulmuyor?”

“Türkiye’de bu hiç bitmeyecek. Koyu ve sofucu bir toplum. Bütün katliamlar dinsel argümanlar üzerinden yapılmıştır. Kaba ayrımcılık belirgindir. Diğer ezilenlerle de ezilmişler dayanışmıyor. Lazlar nasıl Kürtleri anlamıyorsa Sünni Kürtler de Alevileri anlamıyor. Anlamamakta devam eden ısrar ve inatlaşma hepsi için geçerlidir.
Osmanlı’da da vardı şimdi de farklı bir mekanizmayla devam ediyor. Çerkezler Rusya’da katliama uğruyor, Türkler de bunları bir hat üzerine yerleştiriyor. Bunu da azınlıklara karşı kullanıyor.”

_“Peki devlet mekanizmasının en insan dışı örneği nedir Türkiye’de?”

“İşte o hat üzerinde kullanılan azınlık grup. Laz’ın Türk’ten daha Türk olması bunun en korkunç ve bariz örneğidir. Ayrımcılık denen şeyi kaldıran ya da yok eden bir toplum olmadı hiç. Dünyanın her yerinde böyledir.”

_“Alevilerin katliam yapan bir devletin sistemine tamamen uygun hareket eden bir partiye sığınması ekonomik sebeplerin getirmiş olduğu bir minnet duygusu mu? Değilse neden?”

“Ekonomik sistem bunu özünde taşıyor zaten. Alevileri sadece ekonomik olarak açıklayamayız. Bu bir devlet mekanizmasıdır. Ekonomi sadece bir nedendir. Kökten tutuşan bir neden. Kemalistlerin siz bize sığınmazsanız sizi katlederler çıkışı Alevilerin içinde barındıkları korkuları hatırlayıp yeni bir katliamın olabileceği ihtimaliyle onlara sığınmalarına sebep olmuştur. Başka da bir sebep var mı, bilmiyorum.”

_“Şimdi araya başka bir şey daha katayım. Saklambaç adlı öykünüzü nasıl yazdınız?”

Bir süre hatırlamıyor. Elini çenesinin altına yerleştirip gözünü yüzümde gezdiriyor.
“Tamam hatırladım şimdi,” diyor.
Gülüyor.
“Saklambaç ısmarlama bir öyküydü. Tarih—Bilim Dergisi benden İstanbul’un tarihini anlatan kısa bir öykü istemişti. Ben de Fatih Cami’nde çekilmiş küçük bir kız çocuğunun fotoğrafını buldum. Ona bakıp yazmıştım. Uzun zaman oldu unutmuşum, sen hatırlattın.”

_“Türkiye’de Kürt Sorunu’nu yazıyorsunuz… Yıllardır barış bekleyen bir halk var. Kürdistan sizce dünya devletlerinin mekanik dişlileri arasında sıkışan bir sorun mudur yoksa sadece Türkiye için mi bir sorundur?”

“İkisi birden. Türkiye uyguladığı politikalarla bunun başrolünü oynamıştır. Güçlü devletler de buna uyum sağlamıştır. Kürtlerin bir şansızlığı da Ortadoğu gibi stratejik bakımdan bütün dünyanın göz diktiği bir yerde bulunmalarıdır. Dünya devletleri amaçlarını bu bölgeler üzerinde yürütmeye çalışırlar. Bir diğer önemli neden ise Türkiye’nin batısının doğuya bakıp orayı görmemesiydi. Kürtler de bir türlü kendini anlatamıyordu. Yeni yeni anlatmaya başladılar.”

_“Kürtlerin kendilerini anlatabildiklerini ve birilerinin onları anladıklarını zannetmiyorum.”

“Görünen yüzüyle baktığımızda az çok fotoğrafta bir anlatım vardır. On yıl önce Kürt sorunu ile ilgili doğru düzgün bir yazı yoktu. Şimdilerde ise yüzlerce yazı var. Herkesin demokrasi narasına sarılıp Kürtler’den bahsetmesi çok abes kaçıyor. Bugün ‘Kürt’ ve ‘Sorun’ kelimesinden bahsedilmesinden rahatsızım. Ve herkes laf kalabalığı yapıyor. Devletin çözüme dair yarattığı bir şey de ortada yok. Sorunun üzerine bir düğüm daha atıldı. Ve atılmaya da devam ediliyor. Basının saldırgan ve itilmişlikle sorunu arşiv çalışmalarına bağlayıp bakın ‘Kürtler’e bu tarih şunu bunu yapmıştır’ demesine gerek yok. Ortada bir sorun var; yüzlerce katliam, ölen otuz bin insan var. Bunun için arşive gerek var mı? Sırf Özgür Gündem’de çalıştığım için Kürtler’e yöneltilen aşağılanmaları bana gelen eleştirilerde çok iyi görebildim. Ya Kürtler şöyledir, demekle zaten başlı başına aşağıladığını anlayabiliyorsunuz. Kürtler’de Türklere karşı güvensizlik, Kürt’ün Kürt’ten başka dostu yoktur düşüncesini güçlendiriyor artık. Kürt milliyetçiliğini bu noktada haklı görüyorum. Çünkü beni kabul görmüyorsan ben de bu noktada bu yöne çekilirim algısını doğurdu. Kürt milliyetçiliğini belirleyen Türk milliyetçiliğidir. Ben Kürt olsaydım daha fazla baskılara maruz bırakılır ve daha fazla acı çekerdim.”
Türkiye’deki siyasi soykırımın devletin bütün kurumlarında dizaynının ne denli insanların hayatlarını bir ahtapot gibi sardığının üzerinden asırlar geçmesine rağmen biz hala konuşuyorduk, bizden sonra da konuşulacağı kesindi. Yaşamlar üzerinde bırakılan izlerin yıllar geçtikçe değişmediği o izlerin daha da derinleştiği toplum içindeki yükselen seslerden çıkarabiliyorduk.
Rüzgarın savurduğu perdeden mezarlık gözümün önüne geliyor. Ölüler sonsuz sayıda ölüler. Toprağın altında kim bilir ne sebepten hangi oyuna getirilmiş de öldürülmüş ölüler. Sessizlik.

_“Dünya edebiyatında unutamadığınız, siz de derin izler bırakan yazarları sıralayabilir misiniz?”


“Beni derinden etkileyen yazarların isimlerini sayarsam bitmez sanırım. Uzayıp gider. Ama en çok Kafka ve Dostoyevski benim yaşamımı biçimlendirmiştir.17 yaşımdan itibaren bunların üzerinden okumalarımı derinleştirmem etkili olmuştur. Eski kitapları dönüp dönüp okurum. Avrupa’da kaldığım süre içerisinde boynumdaki hastalık yüzünden iki kilodan fazla bir şey taşıyamıyordum. Trende, otobüste yolculuk yaparken kalın kitapları fasikül halinde parçalayıp okuyordum. Budala kitabını parçalamıştım böyle.”

Dostoyevski’nin ‘Yer Altından Notlar’ kitabını herkes okuduktan sonra ‘Yer Altından Notlar benim’ demiştir. Siz de bunu dediniz mi?”

“İlk sayfalarda öyle bir hisse ben de kapılmıştım. Onda sesimi duydum. Bir kadın olarak Liza ile özdeşleştirdiğim için. Son bölümlerde ise yer altından bir adam olmayacağımı anladım. Belki de her ikisini anlamak, onlarla özdeşleşmek lazım. Yemek sahnesinde bir ara bu benim diyebildim. Nefret etme, kabul görme vardı orada. Bir insanı yıkma zevkiyle yaşamdan suçluluklardan da zevk alamıyorsun. Bana yabancı. Belki de edebiyat dünyası bu yüzden kısır kalacak.”

_“Belki de bu yüzden o baltayı yaşlı kadına doğrultan biri, bir daha asla çıkıp gelmeyecek, çünkü her şey artık öç alma üzerine kurulu.”
Bunları söylüyorum ve sırtımı kanepeye veriyorum. Bir süre donakalıyor. Öylece bakıyor... Eli yine çenesinin altında. Kediyi de ihmal etmiyor.

_“Yarın bir dünya inşa etmek isteseydiniz, bu dünya nasıl bir dünya olurdu?”

“Uzak dur pencereden, uyu ve uyan dostum. Yarın gelecektir ama içinde bir idam da vardır.”

_“Acı ve mutluluk desem, hangisini tercih edersiniz?”

“İkisinin de birbirinden ayrı olduğunu düşünmüyorum. Kalıcı olan acı, mutluluk ise gidicidir.”
Sigaraya uzanıyor hemen.
“Bitti de mi?”
“Bitti sayılır.”
“Sigaradan sonra dışarı çıkalım.”
“Tamam uyar bana. Diğer kalanını da yürürken devam ederiz artık.”


Gülmeye başlıyor. Bu bir çığlığın gülüşü, belki de bir unutuşun, tekrarı olmayan bir şeyin hatırlanması, aniden derinlerin içine giriyor. Başını ağır bir savaş silahı gibi döndürüyor da döndürüyor. Bir pervane nasıl dönüveriyorsa öyle dönüveriyor en sonunda kediye, “oğlum gel gel…”
Ayaklanıyoruz bir anda. Dışarı çıkıyoruz. Yokuş yukarı nefesler fora. Susuyoruz yokuşu çıkana kadar. Şehrin ışıkları ihtişamlı, insanlar; çiftler, çocuklar, eve dönen babalar, pazardan dönen anneler, dolu kafeler…
Bu sefer o bana dönüp soruyor:
“Neden herkesin bana bu kadar kinle, nefretle baktığını anlamış değilim?”
“E kolay mı Türkiye gibi bir ülkede sert ve muhalif bir Kürt gazetesinde Kürtlerin hakkını savunan bir Türk yazarı görmek. Hem de kadın bir yazar olmak. Hiç de kolay değil.”
“Evet haklısın.”
Işıklara geliyoruz. Bir süre yine susuyoruz. Vedalaşıp Aslı Erdoğan’ı yine yalnızlığıyla baş başa bırakıyoruz.







 

Haberler Biyografi Kitaplar Fotoğraflar Röportajlar Köşe Yazıları   İletişim Ana Sayfa
Design by medyanomi