Röportajlar

 

  Az sözcükle çok şey anlatan yazar: Aslı Erdoğan / Füsun Şeker KARAGÖREN / 08.09.2006
  Bir sabah uyandı ve artık bir fizikçi değil, yazardı. Okurları onu 1994’te yayımlanan Kabuk Adam adlı kitabı sayesinde tanıdı. Okuyanı kendine bağlayan kelimeleriyle dünyanın tanışması için uzun bir süre geçmesi gerekmedi. Tahta Kuşlar adlı öyküsü dokuz dile çevrildi ve Deustche Welle Ödülü’nü kazandı. Norveç’te Gyldendal Yayınları’nın Marg (omurilik) seçkisine alındı. Son olarak da Fransa’da yayınlanan Lire dergisi tarafından ‘Geleceğin 50 Yazarı’ arasında gösterildi. Fransa’nın en önemli iki kitap eleştirmeninden Le Monde gazetesinin kitap eki editörü Josyane Savigneau onu manşete taşırken, “az sözcükle çok şey anlatan” yazar olarak tanıttı.

Aslı Erdoğan’dan söz ediyoruz. Dünyanın dört bir yanına yayılmış adaletsizliklerle ve sanki sonsuza dek sürecekmişçesine her saniye daha fazla can alan savaşlarla çok dolmuş. Bıraksalar taşacak...

Yıllarca Bilgisayar Mühendisliği ve Fizik okudunuz. Sonra en heyecanlı yerinde her şeyi bıraktınız. İnsanları yazıyorsunuz şimdi. Kendinizi, hayatı... Bu sert dönüş nasıl oldu? Ya da bizim sandığımız gibi sert mi oldu?


İlk aklıma gelen sözcük, kendiliğinden oldu. Hayatımın hiçbir anında bir sabah kalkıp ben fiziği bırakıyorum demedim. Kendiliğinden, yavaş yavaş gelişen bir süreç. Bir sabah uyandığımda artık fizikçi değildim, bunu yapamayacağımı anladım.

Aslında bunun sinyallerini ‘Kabuk Adam’ kitabınızda da veriyorsunuz.

Evet. Bu kitap, fiziği bırakmamdan yaklaşık üç yıl önce yazıldı. Kabuk Adam’da bire bir kendimi anlatmıyorum.Tuhaftır, bütün okurlar onu gerçek bir hikaye gibi aldı. Belki yayınlanan ilk kitabım olduğu için. Benim ağzımdan konuşan o ‘ben’, ben değilim. Otobiyografik olarak birebir uysa da kendimden en uzak hissettiğim kahramanım. Gerçekten, sert bir dönüştü ama o kadar kendiliğinden oldu ki pişmanlık duymadım.

Rio de Janeiro’da fizik doktoranızı yarım bırakma kararınız... Bunca emeğe sırtınızı dönmek büyük cesaret değil mi?

Sevgiyi en güzel noktada muhafaza etmek için bazen oradan çekip gitmek gerekiyor. Fiziği hep sevdim ama fizik bilim hayatının sert, acımasız, çirkin bir yanı var. Türkiye’de akademik kariyer yapsaydım bu kadar erken ve hazırlıksız bırakmazdım belki de. Ben fazla romantiğim herhalde. Fiziği sevip fizikçiliği sevmemek nasıl mümkün? Benim için çok mümkün.

Yazma eylemini nasıl tanımlıyorsunuz? ‘’Yazılandan dolayı’’ veya ‘’yazan’’ için diye üstlenenler var bunu.

Her yazar için ve her yazılan için farklı bir yanıtı oluyor bunun. Ancak, on küsur yıldan sonra geriye baktığımda gerçek yanıtı bulamıyorum. Çok değişken. Yazı bir mecra. Hayatta başka bir yeteneğim olsaydı belki beste yapardım, belki fotoğraf çekerdim. Ama bende malzeme yazıya dönüştü ve bir şekilde dışarı çıkmak zorundaydı. Yazandan çok, bence malzemenin kendisi için. Yazana iyi geliyor mutlaka. Özellikle ’’Kırmızı Pelerinli Kent’’in teması neredeyse budur. Kitabı yazıyor yazar ve sonra ölüme yürüyor. Yazmak bir arınmak mıdır? Bir kurtuluş mudur? Bir özgürlük müdür? Yoksa bir esaret midir? İnsan kendi yarattığı şeyin esiri olur eninde sonunda. Her sayfada farklı bir yanıt veriliyor bu sorulara ve benim hayatımda da böyle. Orada da bunları tartışıyorum. Mesela yazmak bir tanıklık mı? Dış dünyada şiddetin karşısında yazarın yaptığı tanıklık aslında bencilce bir eylem mi, yoksa öteki için yapılan bir eylem mi? Ötekine anlatmak kendi acından seni kurtarmak için mi, yoksa daha çok, kendi acınla yüzleşmek için mi?

Yazılan için, yazan için hepsi için yapılan bir eylem. Ama tam geldiği kaynağı bilemiyorum; sanki bir ses içimden konuşmak istiyor gibi.

Yazarken konularınızı çektiğiniz bir kuyu var mı?

Köşe yazılarımı bir kenara bırakırsak, dış dünya ve iç dünya, kitaplarımda bir bıçak sırtı gibi gider. Özellikle ‘Kırmızı Pelerinli Kent’de çok belirgindir dışarıdaki ve içerideki şiddet. Rio de Janerio’daki şiddet, açlık, yoksulluk, sefalet, cinayetler. Anlatıcı, dış dünyayla kendi bedeni arasında koşutluklar kuruyor. Bunlar benim yazılarımın temel öğeleri; beden ve şiddet. Köşe yazılarımda da bu temalar gereğinden fazla belirtildi.

Köşe yazılarınızda cezaevleri, açlık grevleri, ölüm oruçlarını yazan birkaç yazardan biriydiniz ve o yazılar da çok vurucuydu.

O yazılar benim köşe yazarlığı sürecimin son aşaması oldu. İnsanın kendi hayat deneyimiyle birebir yüzleşmeden dışarıdaki şiddeti çok iyi anlatabileceğine inanmıyorum. Güçlü yazı ancak insanın kendi deneyiminden çıkıyor. Orada cezaevindeki açlığı anlatıyorum ve bu da bir toplumun bir gruba uyguladığı şiddet. Aynı zamanda kendi kendilerine uyguladıkları da şiddet. Bunlarla kendi hayatımda da yüzleşmem gerekiyordu. Açlık (anorexia) hastasıydım ve şiddet benim de hayatımın bir parçasıydı. Bu deneyimle birebir yüzleşmeden –ki tam başardığımı söyleyemem— ötekinin acısını yazmak zor. Çocuklar ölüyor, insanlar bombalanıyor. Bunlarla yüzleşmek, yüzleştirmek kolay değil. Herkes işkenceyi biliyor ama sen bu işkencenin bir anını hisset, anlat bakalım.

Hem köşe yazarlığı yaptınız hem de öyküleriniz denemeleriniz yayınlandı. Kalem hangi pistte daha iyi dans ediyor?

Bir bale hocasından öğrenmiştim. “Herkesin zayıf yönleri vardır, mühim olan bunları imzana dönüştürebilmektir.” Benim sınıflar arası bir yazı türüm var. Öykü, deneme, şiirsel düz yazı, düzyazı şiir de denebilir, hiçbiri de denmeyebilir. Roman? Eh işte. Benim için önemli olan, yazının seslerini buluyorum ve o sesi izliyorum.Yazının sınıflandırılmasına çok aldırmıyorum, ki bu konuda çok eleştiri aldım. Yazar çok çabuk tüketiliyor. İnsanlar gazeteyi on dakikada okurken senin yazına da bir dakika ayırıyorlar. Çok karmaşık, soyut, ağır yazıyorsun gibi eleştiriler...

‘Yazın hayatında kadın olmanın zorlukları’ gibi sorular vardır. ‘Kadın Yazar’ olmanın sizi engellediği ya da tökezlettiği anlar oldu mu?


Bir yazar için iki ana sınıflandırma vardır. Kendi ülkenizdeyseniz ‘yazar’ ya da ‘kadın yazar’ sınıfındasınız.Yurtdışına çevrilmeye başladıktan sonra daha da zor olan ikinci bir yafta geliyor. ‘Türk Yazar’, ‘Amerikalı Yazar’ gibi. Bu tanımlamalar önyargılarla dolu.

Türk entelijansiyasının dünya edebiyat çevrelerine göre daha cinsiyetçi olduğuna inanıyorum. Kadın yazar olmanın avantaj gibi görünen bazı yanları var. Mesela daha çok röportaj teklifi geliyor, basında daha çok ilgi çekiyor. Ama aslında bu bir avantaj değil. Türkiye’de kitabı tanıtmak için basın dışında başka bir kurum yok. Özellikle son yıllarda edebiyat dergileri çok zayıf. Basın da alabildiğince güçlü, zehirleyici bir iki tekelin elinde. Sizi bir an önce alıp sıkılabilir, pazarlanabilir, hoş görünümlü, yenilir yutulur bir şey haline çevirme çabası içindeler. Köşe yazarlığı dönemimden sonra basına çok daha az röportaj veriyorum pek çok yazara göre. Yurtdışında hakkımda çıkan yazıları duyurmakta bayağı bir engelle karşılaşıyorum.

Lire Dergisince ‘Geleceğin 50 Yazarı’ arasında gösterildiniz. Norveç’te çok seçici Gyldendal Yayınlarının listesine alındınız. Bu durum ülkemizin yazın dünyasında nasıl karşılandı?

Evet. Onun içinde de çok özel bir seçki olan ‘Marg’a (omurilik) alındım. Fransa’nın en önemli iki eleştirmeninden biri kabul edilen Le Monde baş yazarı Josyane Savigneau geçen ay benimle ilgili bir makale yazdı. Az yazıyla çok şey anlatan yazarlar diye manşette adım var. Le Monde kitap eki Avrupa’da çıkan en önemli kitap eki. Daha önce Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk için yazı çıkmıştı. Mazarine Pingeot’un (Mitterand’ın kızıymış) Transfigurations’da benim için yazdığı yazı Milliyet Kitap ekinde haber oldu. Eminim ki, ben değil bir başka kadın yazar olsaydı, erkek yazarların % 95’i için bu geçerli, birinci sayfa ya da en az üçüncü sayfa haberi olarak girebilirdi. Basın bu konuda işbirliği halinde. Kızamıyorum da artık; sadece, aldırmıyorum. Basının bana karşı üç yıl önce ciddi bir aşağılama kampanyasına giriştiğine inanıyorum ama kanıtlayamam. O kadar ustaca yapıldı ki: Le Monde’daki yazı haber olmuyor ama sütyen takmadığım manşetten girdi bu ülkede. O dönemlerde, yıllardır çıkaramadığım ‘Tahta Kuşlar’ kitabımı bitirmek üzereydim. Bu öykü ta 1997’de Almanya’da Deustche Welle ödülü kazandı, dokuz dile çevrildi. Tam, çıkarayım dediğimde mahremiyetim gündeme geldi, geri çektim. Maalesef Türkiye’de kadın yazar olmanın sorunu bu. Kitaplarınızdan çok, kimliğiniz, kişiliğiniz, mahremiyetiniz merak ediliyor.

Yazın dünyasında destek olmaktan çok köstek olunuyor gibi.

Edebiyat camiası inanın fizik camiasından daha acımasız. Fizik camiasında çok sert, rekabetçi bir ortam var. Çok büyük paralar dönüyor. Ama orada bir objektiflik var. Sezar’ın hakkı Sezar’a veriliyor. Başka türlü ilerleme olmaz zaten. Türkiye’deki edebiyat alanında ise objektiflik kesinlikle yok. Yazarı sevmeyebilirsin, nefret edebilirsin ama iyi bir roman yazdığı zaman buna sevinmen lazım. Çünkü, iyi bir roman bütün edebiyata verilmiş, bütün dünyaya sunulmuş bir armağandır.

Biz bir karış suda birbirimizi boğmakla meşgulüz. Mesela Güney Amerika edebiyatının tanınması tek kişilik çıkışlarla olmadı. Julio Cortazar gibi çok başarılı yazarlar bile bunun için inanılmaz çabalar gösterdi. Pek çok yazarın çevrilmesi için önayak oldu. Bunlar arasında beğenmediği yazarlar da vardı. Aslında denklem çok basit. Arjantin örneği gibi, dünya piyasasına 30— 40 yazarını sunacaksın. O zaman senin yerin de daha iyi belli olur. Bizde herkes tek olmak istiyor ama tek başına dünyada başaran çok az. Bir tek Orhan Pamuk. Orhan Pamuk olarak girdi ve dünya yazarı oldu. Birbirimizin üstüne basmak yerine kol kola durmamız gerekiyor.

Ülke ve dünyadaki ‘yeni dünya dertleri /eski dünya açmazları’ ile ilgilisiniz ve muhalif kişiliğinizle tanınıyorsunuz. Neye muhalifsiniz?

Ben muhalifim diye ortaya çıkmadım. Bu bana yakıştırılan bir kimlik. Çevremdeki her şeyden şikayetçiyim diyelim. En genel anlamıyla, insanlara sunulan hayat tarzının son derece yalan olduğuna inanıyorum. Kendi hayatımıza, kendi acımıza yabancılaştık. Özellikle Cern’de her an bozulduğumda yerine yenisi konacak bir vida gibi hissederdim kendimi. İlk Irak Savaşı’nda, yemek yerken bombardımanın naklen verilmesi çok tuhaf gelmişti. Kaçıncı bombardıman ama hâlâ içimde bir şey var. Hep bilinen şeyler ama bana hâlâ acı veriyor. Bunlar nasıl olur, nasıl yapılır, nasıl izin verilir, kimse yok mu, kimse duymuyor mu gibi çırpınan bir çığlık duyuyorum.

Yaşamak denilen şey de bütün bunlarla yaşamayı öğrenmek. Sağ kalabilmek adına pek çok şeyi içselleştirmemeyi öğreniyorsun. Ben bir yazımda bunun tam tersini savundum. “Dünyayı savun, içselleştir” Ama nereye kadar? Bu insanı yaralıyor. Ben Gazze’li çocuklar için yürüyüşe katılıyorum. Onlar bombanın altında can verirken bizim burada protesto etmemiz kapanmayan bir yara. Çok enderdir bir mücadele sonucunda bir hakkın kazanıldığını görmek. Bu kadar korkunç bir dünyada en bencilce kendi vicdanını rahatlatmak için bile bir şey yapılmasına taraftarım. Tamamen boyun eğmemek adına... Şu günlerde köşe yazarlığına dönmeyi çok istiyorum. Yazabileceğim çok şey var. Yazınca değişecek mi? Değişmeyecek belki ama bir tanıklık, bir belge olacak...




 

Haberler Biyografi Kitaplar Fotoğraflar Röportajlar Köşe Yazıları   İletişim Ana Sayfa
Design by medyanomi