Röportajlar

 

  YERLE GÖĞÜN ARASINDA DURAN BİR TAŞ / Duvar, Gülsen ARIKAN — Onur DAHAK / 20.03.2015
  ”Lire” dergisi tarafından dünyada geleceğe kalacak elli yazar arasında gösterilen değerli yazar Aslı Erdoğan’la Polonya seyahati öncesi İstanbul’da şirin bir kafede görüşme imkânı bulduk. Keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Merak ettiklerimizi sorduk. Kendisi de büyük bir açık yüreklilik ve samimiyetle cevaplandırdı sorularımızı. İşte onlardan bazıları...

1)Çocukluğunuzdan bahseder misiniz? Aile ve çocukluk sizde ne çağrıştırıyor?

—Zor bir soru.. Aslında bu konuya Engels gibi yaklaşıyorum. Aile bence miras kurumunu korumak için icat edilmiş, kadını ve çocuğu ezen, şiddet üreten bir yapı kabaca. Ve bu şiddet en yakınlarınızdan geliyor. Biz yine de onları sevmek, onlarla yaşamaya devam etmek zorundayız. Benim ailem erken dağıldı. Dışsal olarak özgürleştim ama içsel olarak hâlâ onların sesini duyuyorum. Onlara yanıt veriyorum. Aile en içsel ve ilkel yapı. Ben de bir aile kurmayı denedim ama başarısız oldum. Şimdi baktığımda bir çocuğum olmasını isterdim hatta bir kızım olmasını. Bu belki yalnızlık, belki bir yoldaşlık arayışı, geleceğe bir kanca atmak.. Kitap yazmamın temelindeki dürtü gibi.. Ölüme karşı bir mücadele..

2)Kitaplarınızın sizi var ettiğini düşünüyor musunuz?

—Bir cümlem var benim Hayatın Sessizliği’nde. Yerle göğün arasında duran bir taşı anlatıyor. O taş hikâyesini tamamladığında sen de kendi hikâyende var olmuş olacaksın. Bu bir oluş hiç bitmeyen. Hatta ölümle sonlanan ama onda bile tamamlanmayan.. Zaten kendimi var edebilmiş olsaydım yazarak bir daha yazmazdım. Ama öyle bir nokta yok. Bir tamamlanmışlık yok. Tam tersi yazmak giderek keşfediyorum ki hep bir parçalanmak, hep bir eksik kalanın arayışı..

3)Anlatılarınızda leke imgesi dikkat çekiyor. Sizin lekeleriniz çocukluğunuzdan kalma mı, sonradan kazandığınız ya da size kazandırılan şeyler mi?

—Benim sıklıkla kullandığım birkaç imge var evet. Yara, yazgı, leke gibi.. Lekeyi daha çok şuna benzetiyorum. Kendi imgesine bakan biri kendini lekeli bir aynada görüyor. Bireyselliğin dışında kazandırılan lekelerime bakarsak zaten toplumun belli ölçülerde damgaladığı biriyim. Bir kitapta okumuştum. Bir kadını zina yüzünden damgalarlar ’’A’’ ile. O harfi taşımaya zorlarlar onu. Sonra kadın giderek melekleşir. O ’’A’’ harfi Angel’e dönüşür. Bu pek çok şekilde yorumlanabilir. İnsan bazen öyle bir uç noktaya itilir ki şeytanla melek olmak arasında ya da dışında bir seçenek kalmaz. Ben de toplumun bana dayattığı lekelerle —galiba daha kolayıma geldiği için— melek olmayı seçtim.

4)Yazgı sizin için ne ifade ediyor? Sanmıyoruz ama kader mi?

—Değil. Kaderi de kullanıyorum yer yer ama kaderde tevekkül çağrışımları daha güçlü. Yazgı dediğimizde bu çağrışımları vermiyor. Şöyle söyleyeyim. Bir kere yazı sözcüğüne çok benziyor. Yazıyla yazgıyı yan yana, iç içe geçecek şekilde kullanıyorum. Özellikle Kırmızı Pelerinli Kent’te Özgür yazarak kendi yazgısını kendisi belirliyor. Kendi ölümünü yazıyor ve bu ölüm başına geliyor. Burada tam da şu soruyu soruyorum. Bu bir ’’özgürleşme’’ mi? Yazgı ve özgürlük ikilemi .. İnsan kendi hayatını yazarak özgürleşebiliyor mu yoksa bir başka esaret mi bu? Yazdığı şeyin esiri olmak.. Benim için edebiyat tam da bu noktadan doğdu diyebilirim. Yazgı duygusuyla, yazgı üzerine düşünmemle...

5)’Cangıla kendini aramak için girersen bulursun. Ama oradan çıkabilmek için bulduğun kendini geride bırakman gerekir (Narkissos’un Maskeleri).’ Sizin için yazarlık cangıla girmek mi?

—Kesinlikle.. Ama her zaman girebilsem keşke. En derine gidebilsem. Çoğu zaman daha sığ ve daha güvenli çemberlerde kaldığımı fark ediyorum.

*Bilerek mi?

—Hayır; korkaklıktan, becerememekten, yordamını bulamamaktan.. Yüzleşmek.. Daha sığ ve güvenli alanlarda da durabilirsin, daha derin ve daha tehli alanlara da gidebilirsin. Daha lekeli aynalar da var, daha saydam aynalar da var. Gördüğün şeyi her zaman sevmeyebiliyorsun. Genelde yazmak benim için evet cangıla girmek ve orada kendini aramak ve çıkarken geride bırakmak..

6)Nereye ait olduğunuzu düşünüyorsunuz? Öyle ki kendilerinizi öykülerinizden bile kovuyorsunuz (Hayatın Sessizliğinde).

—Hiçbir yere... Hiçbir yer de bana ait değil. Olsa olsa sürgüne aidim. Gerçek bir sürgün yaşayınca on iki yıl, hayatımda ilk kez bir evim oldu özlediğim ve dönmek istediğim. Bu ev çok basit ve yalın bir evdi. Biraz çay, bir kanepe, bir kedi. Soyut bir evdi. Dönmek istediğim bir ev ama tabi ki döndüğüm günün ertesi günü anladım ki bu ev onun var olduğunu sandığım kadar varmış. Düşündüğümde aslında her şeyden öte kitaplarıma aidim diyebiliriz.

7)Yazarlık anlamında da bunun dışında da kadınlık..

—Kadın yazar olmak zor. Çünkü erkeklerden devraldığımız bir malzemeyi kullanıyoruz. Bir boşluktan var olma.. Dolayısıyla kitaplarda kadın dilini oluşturmak oldukça önemli ve zor. Ve ben tam olarak böyle bir çaba içerisinde değildim. Buna rağmen yurt dışındaki eleştirmenler ’Kırmızı Pelerinli Kent’ kitabımı yorumlarken kadın dilini oluşturduğumu söylüyorlar. Bu benim için oldukça şaşırtıcı ve önemli bir nokta. Yazarlık dışında kadın olmak.. Bir cümlem var: ’’Çok ender konuşur yaralarım ama yalan söylemezler.’’ Yarayı konuşturmak zor ama konuştuğunda çıkan ses gerçek oluyor. Bu yaralarımız da zaten toplumsal yapının bir sonucu. Kadın kimliği giderek daha çok saldırıya uğruyor. Böyle oldukça da bu konuyla sanırım daha çok uğraşmaya devam edeceğim.

8)Özgecan.. Onun öldürülmesi bize iki şeyi düşündürdü. Birincisi bu olayın sırf işlenme şeklinden dolayı bu kadar konuşulmasıdır. Çünkü öncesinde de sonrasında da kadın cinayetleri işlendi. Fakat bu kadar yankı uyandırmadı. Toplumumuz kadın cinayetlerine alıştı da cinayetin şekli mi konuşuluyor artık?

—Birkaç ayrı öge var ama çok da sert yaklaşmak istemiyorum. Elli yaşında dul bir kadının başına gelmiş olsa bunlar bu kadar konuşulmazdı. Ama yine de bu kadar tepki çekmesini olumlu buluyorum. Özgecan bir yola çıkış.. Erkeklerin toplu işbirliğiyle yaptığı bir iş ve kadını nesneleştirme. Öyle vahşi bir şekilde öldürüldü ki biz bütün tepkimizi Özgecan üzerinden verdik. Ama olumsuz yanı da var. Çok konuşularak bu, katharsise de dönüşebilir. Oldu bitti, atlattık gibi bir sonuca da varılmamalı. Toplum bu olay üzerinden aklanmamalı. Bir tek Özgecan’a ağlamak yetmez. Buna izin veren yapıyla da sonuna kadar hesaplaşılmalı.

9)Ve medyaya gerektiği kadar yansıyan cinayetler de insanlarda duyarlılık uyandırmaktan çok öldürme ve tecavüz potansiyeli yüksek olan insanlara da cesaret mi veriyor?

—Toplum olarak psikopatlaşıyoruz zaten. Medya buna çok izin veriyor. Sıradanlaştırıyor, bağlamından koparıyor. Cinayetin işlenişini oldukça heyecanlı anlatıyor. Onları kahramanlaştırıyor. Bu potansiyele sahip insanlara cesaret veriyor dolayısıyla. Ama tabi ki gündeme de getirmek zorunda medya. Bu konuda ne yapılabilir tam bir fikrim yok.

10)’Çatıdan havalanan güvercin, gagasında gelecek ülkesinden zeytin dalı taşıyor(Hayatın Sessizliğinde).’ Siz gelecekten —dünyanın veya bu ülkenin geleceğinden— barış bekliyor musunuz?

—’’Hayatın Sessizliğinde’’nin penceresinden bakacak olursak gelecek kaçınılmaz olarak geliyor. Her gün şaşmaz vaktiyle gün doğuyor. Umutlu mu bakmalı buna bir tekrar gibi mi bakmalı bilmiyorum. Zaman akıyor ve durduramadığımız bir dönüşüm hep var. Ama istediğimiz doğrultuda mı bundan hiç emin değilim. Daha çok kendimi inandırmaya çalışıyorum diyebilirim. Yani gelecek ülkesi gerçekten var, zeytin dalı da var, o dal tekrar tekrar kuruyup filizleniyor yazdan kışa kıştan yaza. Burada en önemli nokta herkesin bir şeyler için umutlanması ve sonra umutlarının kırılması. Bu çok kötü bir şey. Umutların kırılmaması, bir şeylerin değişmesi içinse her şeyin açıkça konuşulması gerekiyor. Öncelikle birey olarak sonrasında da toplumca kendimizle yüzleşmemiz gerekiyor.

 

Haberler Biyografi Kitaplar Fotoğraflar Röportajlar Köşe Yazıları   İletişim Ana Sayfa
Design by medyanomi