Röportajlar

 

  Gücümü, gerçeği söylediğimi bilmekten alıyorum / Nuray Sancar&Fatih Bolat, Evrensel / 13.09.2016
  Özgür Gündem Yayın Danışma Kurulu Üyesi, Yazar Aslı Erdoğan, tutuklu bulunduğu Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevinden Evrensel’in sorularını yanıtladı.

Özgür Gündem Yayın Danışma Kurulu Üyesi, Yazar Aslı Erdoğan, 19 Ağustos’tan bu yana tutuklu bulunduğu Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevinden Evrensel’in sorularını yanıtladı. Avukatı aracılığıyla ulaştığımız Aslı Erdoğan, “Susturulan her gazete ve gazeteciyle halkın haber alma hakkı da çiğneniyor, gözdağı verilen her akademisyenle fikir üretiminin, bilimsel düşüncenin, eleştirel yaklaşımın yolu kesiliyor, tutuklanan avukatlarla toplumun savunma hakkı tehdit ediliyor” dedi.
Yazmanın kendisi için tek varoluş biçimi olduğunu belirten Erdoğan, “Bu da başlı başına bir direniş. Ama en baştan yazının yenilgilerini kabullendiğim bir direniş. Ben gücümü GERÇEĞİ söylediğimi bilmekten alıyorum, bunun için de hiçbir seyirciye, hakeme ihtiyacım yok” dedi.

Sartre, Cezayir işgaline karşı çıktığında Fransız milliyetçileri bir kampanya başlatmıştı. De Gaulle o zaman demişti ki: “Sartre Fransa’dır.” Son zamanlarda Türkiye’de yazarlar, gazeteciler, akademisyenler gözaltına alınıyor, tutuklanıyor. Fikirleri ve tutumlarıyla “Onlar Türkiye’dir” diyebileceğimiz bir kolektif bu. Bu “Türkiye”nin başına gelenler hakkında ne dersiniz?

Sartre, Fransa’yı kendi tarihindeki ikiyüzlülükle, sömürgeciliğin suçlarıyla yüzleşmeye çağırarak “Fransa’nın Vicdanı” adına konuşmuştu. Biz, ağır bedeller ödeyen akademisyen, yazar, gazeteci ve avukatlar, düşünce ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasından öte, vicdanın susturulması, işitilmez kılınması adına hücrelere atıldık.
“Yazar, gazeteci, akademisyen, avukat! Titrinizin ne olduğu önemli değil, bedel ödeyeceksiniz!” demişti siyasi iktidar birkaç ay önce… İktidarın bakış açısıyla hepimiz aynı torbadayız, devletin resmi görüşüne katılmadığı için ilk fırsatta yakılacaklar torbası! Aslında her birimiz biricik, tekil kişileriz, her birimiz kendi hayatımızdan vahşice kopartıldık. Her birimizde öncelikle adil yargılanma hakkı çiğnendi. Ama susturulan her gazete ve gazeteciyle halkın haber alma hakkı da çiğneniyor, gözdağı verilen her akademisyenle fikir üretiminin, bilimsel düşüncenin, eleştirel yaklaşımın yolu kesiliyor, tutuklanan avukatlarla toplumun savunma hakkı tehdit ediliyor. Bütün bu bireyler, her insanın en doğal isteği olan barış talebini dillendirdikleri için, devletin resmi tarihini sorguladıkları ve devletin evrensel insan haklarına, hatta bizzat kendi yasalarına uymaya çağırdıkları için cezaevine tıkıyorlar. Kısacası, bizle birlikte yargısız infaza uğrayan düşünce ve tarihsel VİCDANDIR.
Bense yalnızca bir yazarım. Yazarlık bir titr değildir, “insanlık durumunun” sözcülüğünü üstlenmektedir. Susturulan her edebiyatçı da aslında işitilmez kılmaya çalışılan bizzat İNSAN SESİDİR.
Nazilerden bu yana, Fransa dönemi hariç, Batı Avrupa’da hiçbir edebiyatçı siyasi nedenlerden tutuklanmadı bildiğim kadarıyla… Bir edebiyatçıyı tutuklamanın kendi dilini kesmek olduğunu bilecek kadar izan sahibiydiler!
Avrupa yüzyılların kanıyla biçimlenmiş kavramlardan, düşünce ve ifade özgürlüğünden kolayca taviz vermez. Ama bu kavramları kendi toplumumuza ne denli anlatabildik, burada biz “aydınların” da ciddi bir sorumluluğu var. Benim uluslararası üne sahip bir yazar olduğumdan bütünüyle habersiz, tek bir kitabımı, hatta tek bir yazımı okumamış savcı ve hâkimlerce tutuklandım. Bu da ancak ülkemizin trajikomik kültürel düzeyiyle açıklanabilir!

Siz fizik eğitimi almış bir edebiyatçısınız. İçinde bulunduğumuz kaotik ortamdan çıkabilmek için bir denklem önermeniz gerekse bunu edebi olarak nasıl ifade ederdiniz?

“Kaosun formülü basit aslında. Ölüm = Ölüm. Yaşam = Yaşam.” (“Kırmızı Pelerinli Kent”ten bir cümle)
Günümüz Türkiyesi’ne uyarlarsam: Barış = Barış. Savaş = Savaş. Türkiye, içine battığı savaş psikozundan, bakışını çevirdiği her yerde düşman görme/yaratma takıntısından, imparatorluk hezeyanlarıyla iç içe geçen şoven milliyetçilikten, ölme ve öldürme tutkusundan sıyrılmayı başaramazsa, korkarım ki kaostan uzun süre çıkamayacağız. Ne yazık ki, “barış” sözcüğünün içini doldurmaya çalışanlar akla gelebilecek en zalimce biçimlerde susturuluyor (Benim gibi, Necmiye Alpay gibi barışa yıllarını adamış olanlar hapse atılıyor!).

Rio de Janeiro’yu çok derinlikli biçimde anlatan Kırmızı Pelerinli Kent adlı romanınızda Özgür, romanın sonunda tam anlamıyla kapana kısılmış bir biçimde ölümle burun buruna gelir ve pes etmemek için epey direnir. Bugün Türkiye’de de böyle hissedenler mücadele gücünü sizce nerede bulmalı?

“Kırmızı Pelerinli Kent”in hem kahramanı, hem de “yazarı” olan Özgür’ün bildiği tek bir varoluşu vardır: Yazmak… Bir direniş, bir tanıklık, dış dünyanın şiddetine karşı bir siper olarak yazmak. Aynı zamanda bir arınma (katharsis), özgürleşme, kendi kaderine hâkim olma arayışı olarak yazmak… Kendi hikâyesine son noktayı kendisi koymak isteyen Özgür’ün bunu ne denli başardığı sorusu okura bırakılıyor.
Yazmak benim için de tek varoluş biçimi, bu da başlı başına bir direniş. Ama en baştan yazının yenilgilerini kabullendiğim bir direniş. Ben gücümü GERÇEĞİ söylediğimi bilmekten alıyorum, bunun için de hiçbir seyirciye, hakeme ihtiyacım yok.
“Yüreğim, aleyhime tanıklık etme!” der çok eski bir Mısır şiiri. Yüreğimin tanıklığı şu an ciddiye aldığım tek tanıklık.

 

Haberler Biyografi Kitaplar Fotoğraflar Röportajlar Köşe Yazıları   İletişim Ana Sayfa
Design by medyanomi